1 Nisan 2013 Pazartesi

SAHİH-İ MUSLİM MUKADDİMESİ


 

 

 

 

 

SAHİH-İ MUSLİM

 

 








MUKADDİME


 

Hamd alemlerin rabbi olan Allah'a, akıbet de takva sahipleri­ne mahsustur. Allah, Peygamberlerin sonu olan Muhammed'(s.a.v)’le bütün Nebilere ve Mürsellere salat eylesin:

Bundan sonra:  Sen —Allah  iyiliğini versin— Yaradanının tevfikiyle dinin sünnetleri, ahkamı ile sevap, azab, teşvik, terhib ve diğer bir-çok şeyler hakkında Resulullah (s.a.v)'den naklolunan bütün haberleri, nakledildikleri ve ulemanın kendi aralarında ele aldıkları isnadları ile inceden inceye araştırarak öğrenmeğe azmettiğini söyledin ve —Allah hidayetini arttırsın— bu haberlerin mecmuuna  te'lif edil­miş; der-top bir şekilde vakıf olmak istedin.  Benden  de bunları  sana. çok  tekrardan   hali   bir   te'lif   halinde   hulasa   etmemi   diledin.   Çünkü tekrarların seni asıl maksadın olan, o haberleri anlama ve onlardan hü­küm çıkarma işinden alıkoyacağına kail oldun. --Allah sana kerem bu­yursun— bu dileğinin üzerinde dikkatle durarak halin nereye  varaca­ğını iyice düşündüğüm zaman inşallah güzel bir neticesi ve mevcud bir faidesi olacaktır. Bu yükün altına girmemi benden dilediğin vakit, eğer bu iş bana müyesser ve ikmali mukadderse, izahı uzun sürecek bir çok sebeplerden dolayı herkesten evvel onun faydasını  ilk  görecek  kimse­nin hassaten ben olacağımı düşündüm. Ancak uzun lafın kısası: insana; bu işin azının hakkından gelerek başarmak çoğu ile  uğraşmaktan  da­ha kolaydır.    Hele iyi ile kötüyü bir birinden ayıramayan, ancak başkasının yardımıyla iyiyi kötüyü seçebilen avamdan olursa!..     Bu babta mesele arz etüğimiz şekilde olunca;     böyleleri için sahih hadisin  azının hakkından gelmek zayıf hadisin çoğuna tamah etmekten evladır. Bu fen­nin çoğuna tamah etmekte ve mükerrerlerini toplamakta-insanların ancak hususi bir tabakasına; kendilerine hadis babında bir parça uyanık­lık, onun sebep ve illetlerine dair az çok bilgi nasib  olanlarına  biraz fayda olacaktır. Böyle bir kimse —inşaallah— kendisine verilen ilim sebebiyle, çok hadis toplamakta ki faideye nail olur.

Teyakkuz ve ma'rifet ehli olan havassın taşıdığı manalann zıddını taşıyan avaram-ı nassa gelince: bunların, azı bilmekten aciz iken çoğu aramalarında bir mana yoktur.

Bundan sonra: Sana —anlatacağım şarta göre— inşaallah diledi­ğini tahric ve te'life başlıyoruz. Şart şudur : Biz Rasulullah (s.a.v) den senedle gelen haberlerin cümlesini ele alıyor ve on­ları tekrarsız olarak üç kısma, ravilerini de üç tabakaya ayırıyoruz. An­cak kendisinde mana ziyadeliği bulunan bir hadisin tekrarından müs­tağni kalınamayacak bir yer gelir; yahut isnadın birinde illet bulunduğu için yanında başka bir isnad bulunursa o başka. Zira hadiste kendisine ihtiyaç hissedilen ziyade mana tam hadis yerini tutar. Binaenaleyh kendisinde anlattığımız ziyade bulunan hadisi tekrar etmek yahut müm­kün olduğu takdirde, kısa olmak şartıyla o manayı hadisin tamamın­dan ayırmak mutlaka lazımdır. Lakin onu hadisin bütününden ayırmak çok defa güç olur. Ayırmak güç olduğu zaman hadisi olduğu gibi tekrar etmek daha doğrudur. Am­ma kendisine hiç bir ihtiyacımız yokken bütünü ile tekrarlamamak im­kanını bulduğumuz hadisi inşaallah tekrar etmeyeceğiz.

Birinci kısma gelince: «Biz — bu kısımda — başka haberlerden da­ha kusursuz ve daha temiz olan haberleri öne almak istiyoruz. Çünkü bu haberleri nakledenler hadiste istikamet sahibi ve naklettiklerini sağ­lam nakleden, rivayetlerinde şiddetli ihtilaf ve zararlı karıştırma bu­lunmayan kimselerdir. Nitekim hadisi karıştıran birçok muhaddisler görülmüş; bu husus onların hadislerinde meydana çıkmıştır.

Bu sınıf insanların haberlerini birer birer tetkikten geçirince arka­sından senetlerinde önceki sınıf kadar hıfz ve itkanla vasıflanamayan ba­zı kimseler bulunan haberleri anlatacağız. Mamafih bunlar izah et­tiğimiz hususlarda her ne kadar ötekilerden aşağı iseler de. setir  ismi, doğruluk ve ilmi teatisi şüphesiz ki onlara da şamildir.

Bunlar Ata'b. Sabit  , Yezid b. Ebu Ziyad  , Leys b. Ebu Suleym ve onların emsali, raviyan-ı asar ve nakıian-ı ahbar zevattır. Bunlar ulemaya göre her ne kadar arzettiğimiz ilim ve setir ile ma'ruf iseler de, kendilerinde rivayet hususunda söyle­diğimiz itkan (sağlamlık) ve istikamet bulunan sair akranları hal ve mertebece bun­lardan üstündürler. Çünkü bu cihet ulema indinde yüksek bir derece ve ulvi bir haslettir.

Görmüyor musun,   Ata,   Yezid   ve   Leys   adını verdiğimiz bu üç zatı hadisteki başarı ve istikamet hususunda Mansur b. Mu’temir , Suleyman el-A'meş ve İsmail b. Ebu Halid ile karşılaştığında bunların onlara benzemediğini, onlara yaklaşmadıklarını anlıyorsun.

Hadis ulemasınca bu hususta hiç şüphe yoktur. Çünkü onlarca Mansur'un, A'meş'in ve İsmail’in doğru belleyişleri ve hadislerin-deki titizlikleri meşhurdur. Ata, Yezid ve Leys hakkında ise böyle bir şeyden haberleri yoktur.

İbni Avn ve Eyyub-ı Sahtiyani ile Avf b. Ebu Cemile  ve Eş'as el-Humrani gibi akran zevatı karşılaştırdığın zaman  dahi vaziyet ötekilerde oıduğu gibidir,    Maluma 'Avn ile Eş'as, Hasan-ı Basri ile İbni Sirin 'in arkadaşlarıdır.Nitekim İbni Avn ile Eyyub 'de onların arkadaşlarıdır,

Şu kadar var ki; onlarla bunların arasında naklin doğruluğu ve fazi­letin kemali hususundaki fark büyüktür. Vakıa Avf ile Eş'as da ulemaca sıdk ve emanet sıfatlarından mahrum sayılmazlarsa da derece itibarı ile ehl-i ilim nazarında hal, anlattığımız şekildedir.

İsim göstermek hususunda bu zevatı misal almamızın sebebi; onları misal göstermek bir alamet olsun da ulemanın ilim babında ehil olan bir kimseyi ne suretle derecelendirdiklerini anlayamayan bir kimse, o alameti anlamakla işin içinden çıksın diyedir. Böylelikle kıymeti yüksek olan bir zatın derecesi aşağı düşürülmemiş; ilimde derecesi düşük olan da mev­kiinin üstüne çıkarılmamış olur. İlimde her hak sahibine hakkı verilir; ve o kimse layık olduğu yerine oturtulur.

Filvaki'  Aişe  (Radıyallahu Anha)’dan rivayet olunmuştur ki.

«Rasulullah (s.a.v) bize insanlara dereceleri­ne göre değer vermemizi emir buyurdu.» demiştir. Bununla birlikte Kur'an dahi   Teala Hazretlerinin.

-Her ilim sahibinin üstünde daha alim biri vardır»

Kavl-i Kerimini natık bulunmaktadır.

İşte   Rasulullah  (s.a.v)'in haberlerine ait dileğini, arz ettiğimiz suretlere göre te'lif ediyoruz.

Hadis ulemasınca yahut o ulemanın ekserisine göre; muttehem sayı­lanların haberlerine gelince: biz onların hadislerini tahric etmekle uğraşacak değiliz. Bunlar Abdullah b. Misver, Ebu Cafer  el-Medaini, Amr b. Halid, Abdulkuddus eş-Şami, Muhammed b. Said   el-Maslub , Gıyas b. İbrahim Suleyman b. Amr, Ebu Davud en-Nehai ve emsali kimseler olup Hadis uydurmak ve haber düzen­lemekle İtham olunmuşlardır

Keza,, hadisleri ekseriyetle münker veya yanlış olan kimselerin hadis­lerini rivayet etmekten de çekindik.

Bir muhaddisin hadisindeki münkerlik alameti: Onun rivayeti hafız ve makbul olan başka ravilerin rivayetleriyle karşılaştırıldığı zaman on­ların rivayetlerine muhalif düşmesi yahut hemen hemen onlara uymamasıdır. Şayet hadislerinin ekserisi böyle ise onun hadisi metruk .gayr-i makbul ve kullanışsızdır.

İşte Abdullah b. Muharrer, Yahya b. Ebu Uneyse, Cerrah b. el-Minhal, Ebu'l-Atui,  Abbad b. Kesir, Hüseyin b. Abdullah b. Dumeyre ve Umer b. Suhban ile münker hadis rivayeti hususunda onların yolundan gidenler bu nevi' muhaddislerdendirler. Ar­tık biz onların hadisleri üzerinde duracak ve onlarla meşgul olacak deği­liz. Çünkü bir muhaddisin yalnız kendisinin rivayet ettiği bir hadisi kabul hususunda ulemanın —bizim bildiğimiz— şartı: onun ilim ve hıfz ehli mu'temed zevata, rivayetlerinin bir kısmında iştirak etmiş olması ve bu hususta onlara uymağa gayret göstermiş bulunmasıdır. Böyle yaptığı görülürde sonra o rivayete başkalarınınkilerde olmayan bir fazlalık ka­tarsa, yaptığı ziyade kabul olunur.Ama bakarsın biri, büyüklüğünden ve gerek onun gerekse başkalarının hadislerini mükemmel şekilde rivayet eden hafız ravilerini çokluğundan dolayı Zühri yahut Hişam b. Urve gibi bir zatı —ki her ikisinin hadisleri ulema arasında yaygın ve müşterek olup bunları kendilerinden, bir çoğunu ittifakla ol­mak şartı ile kendi ravileri rivayet etmişlerdir— gözüne kestirir de her ikisinden yahut birinden bir sürü hadis rivayet eder. Halbuki onların ravilerinden hiç biri bu hadisleri tanımaz. Aslında o ravilerin ellerindeki sahih hadislere iştirak edenlerden de değildir. İşte bu nevi' insanların hadisini kabul etmek caiz değildir. Allahu a'lem.

Hadis ve ehl-i hadisin mezhebinden muhaddislerin yolunu tutmak is­teyen ve buna muvaffak da olanlara rehberlik edecek kadarını izah ettik. Kitabın bir kaç yerinde, muallel haberlere geldiğimiz zaman onları anlatırken şerh ve izah icabeden yerleri inşaallah daha da şerh ve izah

edeceğiz.

Bundan sonra: —Allah sana merhamet eylesin— şunu demek iste­riz ki; eğer biz muhaddis geçinen bir çok kimselerin, rivayet ettikleri zayıf hadisleri ve münker rivayetleri atmak, sıdk-u emanete tanınmış mevsuk ravilerin naklettikleri sahih ve meşhur hadislerle yetinmek lazım gelirken, cahil ve gafil insanların arasına attıkları şeylerin bir çoğunun münker olduğunu bildikleri ve dilleriyle i'tiraf ettikleri halde; üstelik bu riva­yetleri hadis imamlarından Malik b. Enes, Şu’be ibni-Haccac, Sufyan b. Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi ile diğer imamların, kendilerinden rivayette bulunmayı zemmettiği yaramaz bir takım kimseler tarafından nakledilmişken yine de hadise karşı ettikleri çirkin icra'atı görmüş olmasaydık, istediğin tahsil ve temyiz için ortaya atılmak bizim için kolay bir şey olmazdı, lakin bu adamların sana bildirdiğimiz: zayıf, meç­hul senetlerle münker haberleri neşretmeleri, onları kusurlarını bilme­yen avam arasına atmaları sebebiyle senin dileğine icabet eylemek kalbi­mize yatıştı.

 


İmam Muslim (204-261) in bu izahatı verip vermediği ihtilaflıdır. Bazılarına göre yapamadan vefat etmiştir. Bir takımları kitabının bablarında yeri geldikçe bu izahati yapmış olduğunu söylerler. Mukaddimede bundan bahsedilmişti.

 


1- MEVSUKLARDAN RİVAYET VE YALANCILARI TERK ETMENİN VÜCUBU BABI


 

—Allah Teala seni muvaffak kılsın— Bilmiş ol ki, rivayetlerin sahih ile sakimini onları nakledenlerin mu'temed olanlarıyla, muttehemlerini bir birinden ayırmayı bilen herkese vacib olan :

1-O rivayetlerden mahreçlerinin sahih, ravilerinin mu'temed olduk­larını bildiklerinden başkasını rivayet etmemek;

2- Töhmet altında olan aşırı bid'atçıların rivayetlerinden sakınmak­tır.

Söylediklerimizin aksinin değil, asıl bizim söylediklerimizin lazım geldiğine delil:   Allah-u  Zülcelal'in şu kavl-i kerimidir:

«Ey iman edenler! Eğer fasikın biri size bir haber getirirse, aslı olup olmadığını araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz» (Hucurat-6)

Teala Hazretleri:

«Razı olduğunuz şahitleri  (getirin) ve. «Sizden iki adaletli kimseyi şahit getirin.» buyurmuştur. Zikrettiğimiz bu ayetler, fasıkın haberinin itibardan sakıt olup kabul edilmediğine; adil olmayanın da şahitliğinin reddedileceğine delalet etmektedirler.

Haberin manası bazı rivayetlerde şehadetin manasından ayrılırsa da bir çok manalarında her ikisi birleşirler. Çünkü fasıkın haberi ulemaya göre makbul değildi. Nitekim şehadeti dahi bütün ulemaca merduddur. Fasıkın haberi kabul edilmeyeceğine Kur'an delalet ettiği gibi, münker haber rivayetinin kabul edilmeyeceğine de sünnet delalet etmiştir. O da,   (s.a.v)'den meşhur olarak nakledilen şu

eserdir :

-Her kim yalan olduğu zannedilen bir sözü benden    (olmak     üzere) rivayet ederse kendisi de yalancılardan biridir.»  

Bize Ebu Bekir b. Ebu Şeybe anlattı. Dedi ki: bize Veki’ Şu’be' den  o da el-Hakem'den o da Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan o da Semuret ibni Cündeb'den naklen rivayet etti.

Bize yine Ebu Bekir b. Ebu Şeybe anlattı. Dedi ki: Bize Veki' Şu’be ile Sufyan'dan  onlar da Habib'den o da.Meymun b. Ebu Şebib'den o da Muğiret ibni Şu’be'den işitmiş olarak rivayet etti. Semure ile Mugire:

«Rasulullah (s.a.v)  bunu söyledi.» demişlerdir.

 

2- RASULULLAH (s.a.v) İN ÜZERİNDEN YALAN UYDURMANIN PEK AĞIR BİR İFTİRA OLDUĞUNU BEYAN BABI


 

1- (1) Bize Ebu Bekir b. Ebu Şeybe rivayet etti:  (Dedi ki:) Bize Şu’be’den naklen Gımder  rivayet etti.

Bize: Muhammed b. el-Musenna ile İbni Beşşar’da rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Cafer  rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Şu’be Mansur'dan o da Rib'i b. Hıraş'dan rivayet etti ki:

Rib'i b. Hıraş, Ali (r.a)’yi hutbe okurken işitmiş. Ali (r. a.) şöyle demiş:

— Rasulallah(s.a.v):

«Benim üzerimden yalan uydurmayın. Çünkü her kim benim üzerim­den yalan uy durursa Cehennemi boylar.»   Buyurdular.

 

2- (2) Bana Zuheyr b. Harb’da rivayet etti. (Dedi ki:) Bize İsmail yani İbni Uleyye, Abdulaziz b. Suhayb'dan o da Encs b. Malik'den naklen rivayet etti ki, Enes;

— Sizlere çok hadis rivayet etmeme Rasulullah (s.a.v) 'in şu hadisi cidden mani' olmaktadır.

— Her kim kasti olarak benim üzerimden bir yalan uydurursa hemen Cehennem'deki yerine hazır olsun.»   buyurdular; demiştir.

 

3- (3) Bize Muhammed b. Ubeyd el-Guberi rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ebu Avane, Ebu Hasin'den o da Ebu Salih'edn o da Ebu Hureyre'den naklen rivayet etti. Ebu Hureyre şöyle demiş:

Rasulullah (s.a.v))   :

«— Her kim benim üzerimden kasden yalan söylerse Cehennemdeki yerine hazır olsun.»   buyurdular.

 

4-  (4)    Bize Muhammed b. Abdullah b. Nunıeyr rivayet etti.

 (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Said b. Ubeyd  rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ali b. Rabia rivayet etti dedi ki:

«Mugire Küfe emiri iken mescide geldim. Az sonra Muğire şunları söyledi:

__Ben Rasulullah  (s.a.v)’ i  :

— Şüphesiz ki benim üzerimden söylenen bir yalan başka birinin üzerinden söylenen yalan gibi değildir. İmdi her kim kasten benim üzerim­den yalan söylerse Cehennem'deki yerine hazır olsun!- buyururken işittim.               

Bana Ali b. Hucr es-Sa'di’de rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ali b. Mushir  rivayet etti. (Dedik ki:) Bize Muhammed b. Kays el-Esedi  , Ali b. Rabıate'l Ese di’den o da Muğiret ibni Şu’be'den o da Peygamber (s.a.v)'den naklen bu hadisin bir benzerini haber verdi; ama:

«— Şüphesiz ki benim üzerimden söylenen bir yalan, başka birinin üzerinden söylenen yalan gibi değildir.»   cümlesini zikretmedi.»

 

 

3-HER İŞİTTİĞİNİ SÖYLEMEKTEN NEHİY BABI


 

5- (5) Bize Ubeydullah b. Muaz el-Anberi rivayet etti. (Dedi ki) Bize babam rivayet etti.

Bize Muhammed b. el-Musenna da rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Abdurrahman b. Mehdi rivayet etti. (Anberi'nin babasıyla ibni Mehdi) demişler ki: Bize Şu’be, Hubeyb b. Abdurrahman'dan   o da Hafs b. Asım’dan o da Ebu Hureyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

—Rasulullah   (s.a.v)   :

— Her işittiğini söylemek, bir insana yalan namına kafidir» buyurdu­lar.

Bize Ebu Bekr b. Ebu Şeyde de rivayet etti. (Dedi ki:) AH b. Hafs rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şu’be, Hubeyb b. Abdurrahman'dan o da Hafs b. Asım'dan, o da Ebu Hureyre'den, o da Peygamber (s.a.v)’den bunun mislini rivayet etti.

Bize Yahya b. Yahya dahi rivayet etti. (Dedi ki;) Bize Hüşeym  Suleyman et-Teymi'den, o da Ebu Usman en-Nehdi'den  naklen haber verdi. Şunu söyledi:

— Umer ibni Hattab (r.a) :

« Her işittiğini söylemek, kişiye yalan namına kafidir.» dedi.

Bana Ebu Tahir Ahmed b. Amr  b. Abdullah  b. Amr b. Şerh riva­yet etti. Dedi ki: Bize ibni Vehb haber verdi. Dedi ki: Bana Malik şunu söyledi:

Bilmiş ol ki, her işittiğini söyleyen kimse selamete eremez. Her işit­tiğini söyleyip dururken o ebediyyen imam da olamaz.»

Bize Muhammed b. el-Musenna rivayet etti. Dedi ki: Bize Abdurrah­man  rivayet etti ki: Bize Sufyan  Ebu İshak'dan o da Ebu' Ahvas'dan o Ja Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

«Her işittiğini söylemek insana yalan namına kafidir.»

Bize Muhamined b. el-Musenna dahi rivayet etti. Dedi ki: Abdurrahman b. Mehdi'yi:

«Bir adam işittiği şeylerden dilini tutmadıkça, kendisine uyulacak bir imam olamaz» derken işittim.

Bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi ki;) Bize Umer b. Ali b. Mukaddem  , Sufyan b. Hüseyin'den naklen haber verdi. Sufyan şöyle demiş:

—  Bana İIyas b. Muvavİye sordu. Dedi ki:

—  Gerçekten ben senin Kur'an ilmine pek düşkün olduğunu görüyo­rum. Bana bir sure oku ve tefsir et ki, ben de ilmini bir göreyim.»

Ben de istediğini yaptım. Bunun üzerine bana şunları söyledi:

«Sana söyleyeceklerimi iyi belle! Sakın hadise şenaat yapmayasın! Çünkü şeni' hadisleri kim nakletti ise mutlaka şahsen rezil olmuş;

hadisi hususunda da yalancı sayılmıştır.»

Bana Ebu t-Tahir ile Harmelet ibni Yahya dahi rivayet etliler

Dediler ki: Bize İbni Vehb haber vererek şunu söyledi: Bana Yunus İbni Şihab'dan o da Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'den naklen haber verdi ki, Abdullah b. Mes'ud :

«— Eğer bir kavme, akıllarının ermeyeceği bir hadis rivayet edersen, o hadis onların bazısı için ancak bir fitne olur.» demiş.

 

4- ZAYIF RAVİLERDEN RİVAYETTE BULUNMAKTAN NEHİY VE RİVAYETLERİ ALIRKEN İHTİYAT GÖSTERİLMESİ BABI.


 

6- (6)    Bana Mubammed b. Abdullah b. Numeyr ile Zuheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: bize Abdullah b. Yezid  rivayet etdi. Dedi ki: Bana Said b. Ebu Eyyub rivayet etti. Dedi ki: Bana Ebu Hani, Ebu Usman Muslim b. Yesar'dan o da Ebu Hureyre'den, o da Rasulullah (s.a.v) 'den naklen rivayet etti ki şöyle buyur­muşlar :

«— ümmetimin sonunda öyle bir takım insanlar zuhur edecek ki, size ne sizin ne de babalarınızın işitmediği şeyleri rivayet edecekler. Aman on­lardan sakının»

 

7- (7) Bana Harmelet ibni Yahya b. Abdullah b. Harmele b. imran et-Tucibi de rivayet etti. Dedi ki: Bize İbni Vehb rivayet etti. Dedi ki: Bana Ebu Şureyh  , Şerahil b. Yezid'den şunları söylerken işittiğini ri­vayet eyledi: Bana Muslim b. Yesar, Ebu Hureyre'yi şöyle derken işittiği­ni haber verdi:

— Rasulullah (s.a.v)    :

«Ahir zamanda bir takım deccallar, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadisler getirecekler. Aman onlardan sakının.Sizi sapıtarak fitneye düşürmesinler»   buyurdular.

Bana Ebu Said el-Eşecc  dahi rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Veki' rivayet etti. (Dedi ki:) Bize A'meş, Museyyeb b. Rafi'den o da Amir b. Abede'den naklen rivayet etti. Amir şöyle demiş:

«Abdullah dedi ki:

Muhakkak şeytan insan kılığına girerek cemaate gelir de onlara yalandan hadis söyler. Az sonra o cemaat dağılırlar. Onlardan bazısı:

— Bir adam dinledim; yüzünü tanıyorum ama adının ne olduğunu bilmiyorum; hadis söylüyordu; der.»

Bana Muhammed b. Rafi'  de rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Abdurrezzak  rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ma'mer, İbni Tavus'dan o da babasından, o da Abdullah b. Amr b. As'dan naklen haber verdi, Ab­dullah şöyle demiş:

«Gerçekten deryada mahbus bir takım şeytanlar vardır. Onları Suleyman (A.S) bağlamıştır. Bunların çıkması ve insanlara Kur'an (diye bir şeyler) okuması yakındır.»

Bana Muhammed b. Abbad ile Said b. Amr el-Eş'asi hep be­raber İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Said dedi ki: Bize Sufyan, Hişam b. Huceyr'den, o da Tavus'dan naklen haber verdi. Tavus, Buşeyr b. Ka'b’ı kastederek demiş ki:

— «Bu zat, İbni Abbas'a geldi de ona hadis rivayet etmeğe başla­dı. Bunun üzerine İbni Abbas kendisine:

— Filan ve filan hadisi tekrarla! dedi. O da tekrarladı. Sonra yine ona hadis rivayet etti. İbni Abbas yine:

__Filan ve filan hadisi tekrar eyle! dedi. O da tekrar etti. Bu sefer İbni Abbas'a hitaben:

— Bilmiyorum; acaba benim bütün hadislerimi bildin de yalnız bunu mu tanımadın? Yoksa bütün hadislerimi biimedin de yalnız bunu mu ta­nıdın? dedi.

İbni Abbas ona şu cevabı verdi:

Filhakika biz Rasulullah (s.a.v) 'in üzerinden yalan uydurulmazken ondan hadis rivayet ederdik. Fakat insanlar hır­çın deveye de uysal deveye de binmeğe başlayınca (yani insanlar iyi kötü demeyecek her mesleğe girmeye başlayınca) biz de ondan ha­dis rivayet etmekten vaz geçtik.»

Bana Muhammed b. Rafi'de rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Abdurrezzak rivayet etti. (Dedi ki:) Bize Ma'mer, İbni Tavus'dan o da babasından, o da ibni Abbas'dan naklen haber verdi. İbni Abbas şöyle demiş:

«Biz hadisi ancak ve ancak Rasulullah (s.a.v) den bellenirken bellerdik. Ama sizler her boyayı boyamağa başlayalı heyhat!..»

Bana Ebu Eyyub Suleyman b. Ubeydillah el-Gaylani rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebu Amir yani el-Akadi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Rabah,Kays b. Sa'd'dan, o da Mucahid'den naklen rivayet etti. Mucahid şöyle demiş:

— Buşeyr el-Adevi ibni Abbas'a geldi; ve hadis rivayet ederek: Rasulullah (s.a.v)   şöyle    buyurdu:  Rasulullah (s.a.v) böyle buyurdu...» demeye başladı. İbni Ab­bas ise onun hadis rivayetine kulak vermiyor; ona bakmıyordu. Bunun üzerine Buşeyr:

Ey İbni Abbas! Aceb neden senin benim hadisime kulak astığını gör­müyorum! Ben sana Resulullahı (s.a.v) 'den hadis okuyorum. Halbuki sen dinlemiyorsun? dedi. İbni Abbas (R. A.) şu ceva­bı verdi:

— Bir zamanlar biz bir kimseyi:

«Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu...» derken işit­tik mi gözlerimizi hemen ona yönelir; ve kulaklarımızı ona verirdik. Vatka ki insanlar her boyayı boyamağa başladılar: artık biz de tanıdığımız şeylerden başkasını onlardan almaz olduk.

Bize Davud b. Amr ed-Dabbi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Nafi' b. Umer, İbni Ebiu Muleyke'den naklen rivayet etti.İbni Ebu Muleyke

şöyle demiş:

— İbni Abbas'a mektup yazdım. Bana bir name yazmasını ve bazı şeyleri benden gizli tutmasını istiyordum. Bunun üzerine benim hakkım­da:

«O samimi, çocuktur; ben onun namına her şeyi adam akıllı seçiyor;

bazılarını da kendisinden gizliyorum.» demiş. Ravi diyor ki: Bir ara Ali (R.A.)'ın mahkeme kararlarını istedi. Ve onlardan bazı şeyler yazmağa başladı. Bazan bir şeye takılıyor ve:

«Vallahi bu hükmü Ali vermemiştir; meğer ki sapmış ola!...» diyor­du.

Bize Amru'n-Nakıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sufyan b. Uyeyne, Hİşam b. Huceyr'den, o da Tavus'dan naklen rivayet eyledi: Tavus şöy­le demiş:

ibni Abbas'a. Ali (R.A.)'in hükümlerini havi bir kitap getirdiler. Ancak şu kadar yeri müstesna olmak üzere, İbni Abbas onu hemen yok etti (Ravi Sufyan b. Uyeyne, istisna edilen yerin bir arşın olduğuna kolu iie işaret etmiştir):

Bize Hasen b. Ali el-Hulvani rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Adem rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni İdris, A'meş'den o da Ebu lshak'dan naklen rivayet etti. Ebu İshak şöyle demiş:

— Ali (Radiyallahu anh) 'dan sonra bu şeyleri icad ettikleri vakit Ali'­nin arkadaşlarından bir zat:

«Allah belalarını versin! Ne kadar muhteşem bir ilmi ifsad ettiler!...» dedi

Bize Ali b. Haşrem rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebu Bekr yani İbni Ayyaş haber verdi. Dedi ki:

__ Muğire'yi şunları söylerken işittim :

«Ali (Radiyallahu anh) 'den hadis rivayeti hususunda Abdullah b. Mes'ud'un arkadaşlarından başka doğru söyleyen yoktu.» 

 


5- İSNADIN DİNDEN OLDUĞUNU BEYAN BABI


 

Bu babta: rivayetin ancak mevsuk ravilerden kabul edilmesi lazım geldiği; ravilerde bulunan kusurlar sebebiyle onları cerh etmenin caiz, hatta vacib olduğu; bunun haram gıybet değil, bilakis şer-i şerifi müdafaa manasına geldiği görülecektir.

Bize Hasen b. Rabi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd, Eyyub'Ia Hişam'den, onlar da Muhammed'den naklen rivayet ettiler.

Yine bize; Fudayl, Hişam'dan naklen rivayet etti. Dedi ki: Bize de Mahled  b. Hüseyin, Hişam'dan, o da Muhammed! b. Sirin'den naklen ri­vayet etti. Muhammed şöyle demiş:

«Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!...» Bize Ebu Cafer  Muhammed b. es-Sabbah  rivayet etti. (Dedi ki:) Bize ismail b. Zekeriyya,Asım el-Ahvel'den o da İbni Sirin'den naklen rivayet etti. İbni Sirin şöyle demiş:

«Eskiden isnadı sormazlardı Fitne ortaya çıkınca :

—  Bize ravilerinizin adlarını söyleyin, demeye başladılar. Şimdi ehl-i sünnete dikkat ediliyor ve onların hadisleri kabul ediliyor; ehi-i bid'ata bakılıyor; onların hadisleri kabul edilmiyor:

Bize İsbak b. İbrahim el-Hanzali rivayet etti. (Dedi ki): Bize isa  —ki İbni Yunus'tur— haber verdi. (Dedi ki): Bize Evzai Suleyman b. Musa'dan naklen rivayet etti. Suleyman şöyle demiş:

— Tavus'a tesadüf ettim; ve: filan bana şöyle şöyle hadis rivayet etti; dedim. Tavus:

«Eğer o arkadaşın mu'temed ise ondan hadis al» dedi.

Bize Abdullah b. Abdurrahman ed-Darimi rivayet etti. (Dedi ki):

Bize Mervan yani ibni Muhammed ed-Dımeşki haber verdi. (Dedi ki): Bize Said b. Abdulaziz Suleyman b. Musa'dan naklen rivayet eyledi. Suleyman şöyle demiş:

—  Tavus'a dedim ki; Gerçekten filan bana şöyle şöyle hadis rivayet etti. Tavus:

«— Eğer arkadaşın mutemed ise ondan hadis al!» dedi,

Bize Nasr b. Ali el-Cehdami rivayet etti. (Dedi ki): Bize Esmai, İbni Ebu Zinad'dan, o da babasından naklen rivayet etti. Ba­bası şöyle demiş:

—  Medine'de hepsi güvenilir yüz kişiye yetiştim ki, onlardan hadis kabul edilmez; haklarında: «Hadis ehli değildir.» denilirdi.

Bize Muhammed b. Ebu Umer  el-Mekki rivayet etti. (Dedi ki):Bi­ze Sufyan rivayet etti.

Bana Ebu Bekr b. Hallad  el-Bahli dahi rivayet etti; bu lafız onun­dur. Dedi ki: Sufyan b. Uyeyne'den dinledim; o da Mis'ar'dan işitmiş. Mis'ar şöyle demiş:

Sa'd b. İbrahimi:

«Mevsuk ravilerden başka hiç bir kimse Rasulullah (s.a.v)  'den hadis rivayet edemez.» derken işittim.

Bana Merv’li Muhammed b, Abdullah b. Kuhzaz’da rivayet etti. Dedi ki:

—  Abdan b. Usman'ı şunu söylerken işittim. «Abdullah b. el-MUbarek'i

—  İsnad dindendir. Eğer isnad olmasa idi muhakkak her isteyen is­tediğini söylerdi; derken işittim,»

Muhammed b. Abdullah dedi ki: Bana el-Abbas b. Ebu Rizme  an­lattı. Dedi ki:

Abdullah'ı: Bizimle (hadis nakleden) şu kavim arasında ayaklar yani isnad vardır derken işittim.»

Muhammed şunu da söyledi:

«Ebu İshak İbrahim b. isa et-Talekani'yi dinledim. Şöyle dedi:

—  Abdullah b. el-Mubarek'e dedim ki:

—  Ya Eba Abdurrahman! Kulağımıza gelen şöyle bir hadis var:

— «Hiç şüphe yok ki kendi namazınla beraber anne ve babana da na­maz kılman, orucunla beraber onlara da oruç tutman iyilik üstüne iyilik kabilindendir.»

Bunun üzerine Abdullah:

—  Ya Eba İshak, bu hadis kimdendir? dedi.

—  Bu hadis Şihab b. Hiraş'dandır; dedim.

— O mevsuktur. Ya o kimden almış? dedi.

—  Haccac b, Dinar'dan; dedim.

—  O da mevsuktur. O kimden almış?

—  Rasulullah (s.a.v)    buyurmuş; dedim,

— Ya Eba İshak, şüphesiz ki, Haccac b. Dinar'la Peygamber    (s.a.v) arasında öyle (aşılmaz) çöller var ki, o çöllerde binek hayvanlarının boyunları kopar. Ama sadaka hususunda ihtilaf yoktur; dedi. 

Yine Muhammed  (b. Abdullah ) şöyle dedi: «Ali b. Şakik 'den dinledim. Diyordu ki:

—  Abdullah ibni-Mubarek'i halk arasında:

«Amr b. Sabit'in hadisini bırakın! Çünkü o selefe söverdi.» derken işittim.

Bana Ebu Bekr  b. en-Nadr b. Ebu'n-Nadr da rivayet etti. Dedi ki; Bana Ebu'n-Nadr Haşim b. el-  Kaasım rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ruheyye 'inin tilmizi Ebu Akil rivayet etti. Dedi ki:

—  Ben el-  Kaasım b. Ubeydullah ile Yahya b. Said'in yanında oturu­yordum. Bir ara Yahya, el-  Kaasım’a:

«Ya Eba Muhammed, sana şu din umuruna dair bir şey sorulup da ondan sende bir bilgi ve sadra şifa biı- şey yahut bir ilim ve bir çıkar yol bulunmaması hakikaten senin gibi bir adam için pek büyük bir kaba­hattir.» dedi. el-  Kaasım hemen:

— Nedenmiş? diye mukabele etti. Yahya:

__Çünkü sen ki hidayet imamının, Ebu. Bekir'le Umer'in oğlusun; dedi. el-Kaasım ona şunu söyledi:                

«Allah için düşünen bir kimse nazarında benim bilgisiz konuşmam yahut mevsuk olmayan bir kimseden hadis almam bundan daha büyük bir kabahattir.» Ravi (Ebu Akil):

«Bunun üzerine Yahya sustu. Artık ona cevap vermedi» dedi.

Bana Bişr ibni'l-Hakem el-Abdi’de rivayet etti. Dedi ki: «Sufyan b. Uyeyne'yi şöyle derken işittim:

— Bana Buheyye'nin tilmizi Ebu Akil'den naklen haber verdikleri­ne göre Abdullah b. Umer'in oğullarından bazıları el-  Kaasım'e bilme­diği bir şey sormuşlar. Bunun üzerine Yahya b. Said ona Umer'le İbni Umeri  kasderek:

«Vallahi ben senin gibi bir zatın — ki hidayet imamının oğlu olduğun halde— sorulan bir şey hakkında malumatsız bulunmanı cidden büyük bir kabahat sayarım» demiş. O da hemen şunları söylemiş:

Vallahi, Allah indinde ve Allah için düşünen bir kimse nazarında benim ilimsiz konuşmam yahut mevsuk olmayan bir raviden haber nakletmem bundan daha büyük kabahattir. Ravi diyor ki:

Onlar bunu konuşurken Ebu Akil Yahya b. el-Mutevekkil ikisine de şahid olmuştur.

Bize Amr b. Ali Ebu Hafs dahi rivayet etti. Dedi ki:

—  «Yahya b. Said'i §unu söylerken işittim:

—  Sufyan-ı Sevri ile Şu’be'ye, Malik'e ve İbni üyeyne'ye sordum:

—  Bir kimse hadisde mevsuk olmaz da, birisi onun hakkında bana sual sorarsa ne yapmalıyım? dedim.

— «Onun mevsuk olmadığını haber ver!» dediler.

Bize Ubeydullah b. Said de rivayet etti. Dedi ki:        — «en-Nadr'ı şunu söylerken işittim:

—  İbni Avn kapının eşiği üzerinde ayakta dururken kendisine Şehr'in bir hadisi soruldu. Bunun üzerine:

«Gerçekten Şehr, taan edilmiş bir ravidir. Gerçekten Şehr taan edilmiş bir ravidir.» dedi.

Muslim    (Rahimehullah)    (İbni Avn'in sözünü tefsir ede­rek) der ki:

«Halkın diline düşmüştür; hakkında söz edilmiştir: demek istiyor.»

Bana Haccac b. es-Şair  dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şebabe rivayet etti. Dedi ki:

—  «Şu’be:

—  Filhakika ben Şehr’le karşılaştım; ama ona iltifat etmedim, dedi.

Bana Merv halkından Muhammed b. Abdullah  b. Kuhzaz da rivayet etti. Dedi ki: Bana Adli b. Hüseyn b. Vakıd haber verdi. Dedi ki:

«Abdullah b. el-Mubarek şunları söyledi:

— Sufyan-ı Sevri'ye  dedim ki:

— Şüphesiz Abbad b. Kesir, halini (n zayıf olduğunu) bildiğin bir kim­sedir. Hadis rivayet ettiği zaman yüksekten atar. Şu halde halka: ondan hadis almayın, dememi münasib görürmüsün?» Sufyan:

— Hay hay!, cevabını verdi. Abdullah dedi ki:

«O zamandan beri, bulunduğum bir meclisde Abbad'ın sözü geçti mi, dini hususunda onu över; fakat: ondan hadis almayın derim.»

Yine Muhammed (İbni Kuhzaz) şunları söyledi: Bize Abdullah b. Usman rivayet etti. Dedi ki: Babam şunu söyledi:

Abdullah b. el-Mubarek dedi ki: «Şu’be'ye vardım da (bana): Şu Ab­bad b. Kesir var ya, ondan korunu verin! dedi.»

Bana el-Fadl b. Sehl de rivayet etti. Dedi ki:

— Mualla er-Razı'ye, Abbad'ın kendisinden hadis rivayet ettiği Muhammed b. Said'i sordum. O da bana isa b. Yumıs'dan naklen haber ver­di, isa şöyle demiş:

«Sufyan'ın onun yanında bulunduğu bir sırada ben de onun kapısında idim. Sufyan çıktığı zaman ona Muhammed'i sordum. Bana onun ya­lancı olduğunu haber verdi.»

Bana Muhammed b. Ebu Attab dahi rivayet etti. Dedi ki: Bana Affan,  Muhammed b. Yahya b. Said el-Kattan'dan o da babasından naklen rivayet etti. Babası şöyle demiş:

—  «Salih kimselerin, hadisde olduğu kadar hiç bir şeyde yanıldık­larını görmedik.» ibni Ebu Attab dedi ki:

— «Bunun üzerine bizzat ben Muhammed b. Yahya b. Said el-Kattan'la görüştüm; ve kendisine bunu sordum. Babasından naklen şunları söyledi:

«Hayır ehlini, hadisde olduğu kadar hiç bir şeyde yanılmış göremezsin.» demiş.

Muslim   der ki:

— «Yanlış söylemek istemedikleri halde ağızlarından yanlış çıkar, de­mek istiyor.»

Bana el-Fadl b. Sehl  rivayet etti. Dedi ki: Bize Yezid b. Harun rivayet etti. Dedi ki: Bana Halifet ibni Musa haber verdi. De­di ki:

—  «Galib b. Ubeydullah'in yanma girdim. Az sonra:

— Bana Mekhul rivayet etti; bana Mekhul  rivayet etti.» diye ba­na imla ettirmeye başladı. Derken kendisini idrar sıkıştırdı;  ve kalktı. Ben de deftere baktım. Bir de ne göreyim! defterde:

«Bana Eban Enes'den rivayet etti. Eban filandan rivayet etti.» denil­miş. Bunun üzerine onu terk ederek kalktım gittim. el-Fadl b. Sehl dedi ki:

—  «Ben Hasen b. Aiiyyi'l-Hulvari'yi de şöyle derken işittim:

—  Affan'ın kitabında; «Ebu'l-Mikdam Hişam’ın hadisi... Umer b. Abdulaziz'in hadisi... Hişam dedi ki: Bana Yahya b. fulan denilen bir adam, Muhammed b. Ka'b'dan rivayet etti...» ibarelerini gördüm, Affan'a:

—  «Bazı kimseler: Hişam bu hadisi Muhammed b. Ka'b'den işitmiştir.» diyorlar? dedim. Affan:

«Zaten Hişam'ın başına ne geldi ise bu hadisden geldi ya! Evvelce:

Bana Muhammed'den naklen Yahya rivayet etti; derdi. Sonraları onu Muhammed'den işittiğini iddia etmeğe başladı dedi.

Bana Muhammed b. Abdullah  b. Kuhzaz rivayet etti. Dedi ki: «Abdullah b. Usman b. Cebele'yi şöyle derken işittim:

— Abdullah ibnil-Mubarek'e; kendisinden Abdullah b. Amr’ın (Fıtır günü bahşişler günüdür hadisini rivayet ettiğin bu adam kimdir? dedim.

—  Suleyman b. el-Haccac'tır; ondan hadis ele geçirmeye bak!» dedi. ibni Kuhzaz dedi ki:

«Ben Vehb b. Zem'a'yı da Sufyan b. Abdulmelik 'ten naklen şunları söylerken işittim: Demiş ki:

—  «Abdullah yani ibni'l -MUbarek:

—  Ben (dirhem mikdarı kan)  hadisinin ravisi Ravh b. Gutayf'ı gördüm de bir yerde yanına oturdum. Ama arkadaşlarım onun hadisini beğenmedikleri için, beni onunla beraber otururken görürler diye onlardan utanmaya başladım.»

Bana İbni Kuhzaz rivayet etti. Dedi ki: Vehb'den dinledim, Sufyan'dan o da İbni'l-Mubarek'den naklen şöyle diyordu: İbni'l-Mubarek demiş ki :

Bakıyye ,doğru söyleyen bir zattır. Lakin her gelenden gidenden (yani sikadan ve zayıftan) hadis alır.»

Bize Kuteybet  İbni Said rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir, Mugire'den o da Şa'bi'den naklen rivayet etti. Şa'bi:

— «Bana el-Harisu’l-A'ver el-Hemdani rivayet eyledi. Ama o bir yalancı idi.» demiş.

Bize Ebu Amir Abdullah b. Berrad  el-Eş'ari rivayet etti. (Dedi ): Bize Ebu Usame Mufaddıl'dan  o da Mugira'dan  naklen rivayet eyledi.

Demiş ki:

— Şa'biyi: «Bana el-Harisu'l - A'ver rivayet etti.» derken işittim. Hal­buki kendisi onun yalancılardan biri olduğuna şehadet eylerdi., 

Bize Kuteybet ibni Said rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir, Mugira'dan o da İbrahim'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

—  Alkame:

—  Ben Kur'an’ı iki senede okudum, dedi. Bunun üzerine el-Haris:

— Kur'an kolaydır. Vahiy daha zordur, dedi.

Bana Haccac b. eş-Şair de rivayet etti. (Dedi) Bize Ahmed yani ibni Yunus rivayet etti. (Dedi ki): Bize Zaide, el-A'meş'den o da İbrahim'­den naklen rivayet ettiğine göre el-Haris şöyle demiş:

-Ben Kur'an'ı üç sonede, vahyi ise İki senede öğrendim.» Yahut «Vahyi üç senede, Kur'an'ı iki senede öğrendim.» demiş.

Bana Haccac rivayet etti. Dedi ki, bana Ahmed (ki İbni Yunus’dur) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zaide, Mansur'Ia el-Mugira'dan on­lar da İbrahim'den naklen, el-Haris'in itham olunduğunu rivayet etti.

Bize Kuteybet ibni Said rivayet etti.  (Dedi i  ): Bize Cerir, Hamze-tu'z Zeyyat'dan  naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

«Murratu'l-Hemdani, el-Haris'den bir şey işitti. Bunun üzerine kendisine: şu kapıda otur (da beni bekle) dedi. Arkacığından Murra içe­riye dalarak kılıcını aldı. Fakat el-Haris işin fenaya varacağını sezerek hemen oradan defoldu.

Bana Ubeyduilah b. Said rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahman yani İbni Mehdi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd, İbni Avn'dan naklen rivayet eyledi. İbni Avn şöyle demiş :

İbrahim  bize:

«el-Mugira ibni Said ile Ebu Abdurrahim‘ den sakının! Zi­ra bunların ikisi de yalancıdır.» dedi.

Bize Ebu Kamil eI-Cahderi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ham­mad — ki ibni Zeyd'dir — rivayet etti. Dedi ki: Bize Asım rivayet etti; ve şöyle dedi:

—  Biz yetişkin delikanlılarken Ebu Abdurrahman es-Sulemi’ye gelirdik. Bize:

—  Ebu'l-Ahvas'tan başka hikayecilerle düşüp kalkmayın!  Hele Şakik den sakının! derdi. Bu Şakik haricilerin mezhebinde idi. Ama o Ebu Vail değildir.

Bize Ebu Gassan Muhammed b. Amr er Razi rivayet etti. Dedi ki: Cerir'i şöyle derken işittim:

«Cabir b. Yezid el-Cu'fi ile görüştüm, fakat ondan hadis yazmadım. (Zira) o rec'ata (şia akidesi) inanırdı.»

Bize el-Hasenu'l-Hulvani rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Adem rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mis'ar rivayet etti. Dedi ki:

«Cabir b. Yezid, ortaya attığı bid'atları çıkarmazdan önce bize hadis rivayet etmiştir.»

Bana Selemet ibni Şebib’de rivayet etti. (Dedi ki): Bize el-Humeydi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sufyan  rivayet etti. Dedi ki: — Cabir, ortaya attığı şeyi mevdana çıkarmazdan evvel muhaddisler kendisinden hadis alırlardı. Fakat marifetini meydana çıkardıktan sonra artık onu hadisi hususunda itham etmeye haşladılar. Bazıları da kendisi­ni büsbütün terk etti. Bunun üzerine Sufyan'a:

«O ne gibi şeyler çıkardı?» diyenler oldu. Sufyan: «Rac'ata inanmayı!» dedi.

Bize Hasenu'l-Hulvani dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebu Yahya el-Hımmani  rivayet etti. (Dedi ki): Bize Kabisa ile kardeşi rivayet ettiler. İkisi de: el-Cerrah b. Melih'i şunu söylerken işitmiştir:

«Cabir'i:

— Bende hepsini Ebu Cafer den duyduğun, onunda Nebi (s.a.v)'den naklettiği yetmiş bin hadis vardır; der­ken işittim."

Bana Haccac b. eş-Şair den rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ahmed b. Yunus rivayet etti. Dedi ki:

Zuheyr'i şunu söylerken dinledim:

—  Cabir dedi ki (yahut: Cabir’i şunu söylerken işittim):

—  Gerçekten bende elli bin hadis vardır ki, bunlardan hiç birini rivayet etmemişim di r;

Bundan sonra Cabir günün birinde bir hadis rivayet etti. Ve:

— Bu hadis elli binden biridir; dedi.

Buna İbrahim b. Halid el-Yeşkuri dahi rivayet etti. Dedi ki: «Ebu'l-Velid'i  şunu söylerken işittim : Sellam b. El Muti'i

dinledim: Cabir el-Cu'fi'yi: Bende Peygamber (s.a.v) den elli bin hadis vardır, derken işittim; diyordu.»

Bana Selemet ibni Şebib de rivayet etti. (Dedi ki): bize el-Humeydi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sufyan rivayet etti. Dedi ki:

«Cabir'e bir adam, Teala Hazretlerinin:

Ya babam izin verinceye yahut hakkında Allah hüküm buyuruncaya kadar bu yerden kat'iyyen ayrılmam. O (Allah) Hakimlerin en hayırlısıdır.» ayeti kerimesini sorarken işittim. Cabir:

—Bu ayetin te'vili gelmemiştir; dedi. Halbu ki yalan söyledi.

Bunun üzerine biz Sufyan'a:

«Peki, Cabir bununla ne demek istedi?» diye sorduk. Cevaben dedi ki:

«Rafiziler, muhakkak Ali bulutların içindedir, İmdi gökyüzünden bir münadi seslenmedikçe biz onun meydana çıkan oğlu ile birlikde çıkma­yız; derler. (Sufyan) bu sözü ile rafiziierin batıl i'tikadına göre.Hz. Ali’nin: «filanla birlikte çıkın.» diye sesleneceğine işaret etti. Ve: Cabir: bu ayetin te'vili iste budur; demek istiyor. Ama yalan söylemiştir; ayet Yusuf (A. S.)'ın kardeşleri hakkındadır.» dedi.

Bana Seleme dahi rivayet elti. (Dedi ki): Bize el-Humeydi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sufyan rivayet etti. Dedi ki:

«Cabir'i otuz bin kadar hadis rivayet ederken dinledim. Fakat onlar­dan bir şey anmamı ve: bende şöyle şöyle hadisler var... dememi helal addetmiyorum.

Muslim   der ki;

«Ben de Ebu Gassaa Muhammed b. Amr er-Razi’den dinledim. Şöyle dedi:

__Cerir b. Abdulhamid'e sordum: Sen el-Haris b. Hasıra ile görüştün mü? dedim.

— Evet, o çok sukuti bir şeyhtir. Ama pek büyük bir mesele üzerinde ısrar ediyor, dedi.»

Bana Ahmed b. İbrahim ed-Devraki rivayet etti. Dedi ki: Bana Abdurrahman b. Mehdi, Hammad b. Zeyd'den naklen rivayet etti. şöyle demiş:

— «Eyyub bir gün birini andı ve onun hakkında: "Doğru söyle­mezdi." dedi. Bir başkasını daha andı. Onun için de: Bu adam rakamda şişirme yapar, dedi.»

Bana Haccac b. eş-Şair rivayet etti. (Dedi ki): Bize Suleyman b. Harb rivayaet etti. (Dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd rivayet etti. De­di ki:

—  Eyyub:

—  Benim bir komşum var, dedi. Sonra onun faziletlerinden bahsetti. Ama benim yanımda iki hurma danesine şahidlik etse ben onun şehadetini caiz görmem.» dedi.

Bana Muhammed b. Rafi' ile Haccac b. eş-Şair rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdurrezzak rivayet etti. Dedi ki: Ma'rac; sunu söyledi:

«Ben Eyyub'un Abdulkerim yani Ebu Umeyye'den  başka hiç bir kimseyi gıybet ettiğini görmedim. Fakat Ebu Umeyye'yi andı da:

— Allah ona rahmet eylesin; güvenilir bir adam değildi. Bana İkrime'nin bir hadisini sordu. Sonra ben (onu). İkrime'den işittim, dedi.»

Bana el-Fadl b. Sehl rivayet etti. Dedİ ki: Bize Affan b. Muslim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hemmam rivayet etti ve şunları söyledi:

— «Yanımıza kör Ebu Davud gelerek: Bize el-Berru' rivayet et­ti. Bize Zeyd b. Ekrem rivayet etti...» demeye başladı. Biz de bunu Katade'ye  anlattık, Katade:

—  «Yalan söylemiş; o onlardan hadis dinlemedi. O sadece bir dilenci idi. (Bir çok hanumanlar) silip süpüren taun  hastalığı zamanında- ale­me avuç açardı.» dedi.

Bana Hasen b. Ali el-Hulvani rivayet etti. Dedi ki: Bize Yezid b. Harun rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hemmam haber verdi. Dedi ki:

Kör Ebıı Davud Katade'nin yanına girdi. Kalkıp gittiği vakit ora­dakiler:

— Bu adam on sekiz Bedir gazisiyle görüştüğünü iddia ediyor, dediler. Bunun Üzerine Katade:

— Bu zat, o müthiş taundan Önce bir dilenci idi; böyle şeylere hiç ka­rışmaz; bu babta konuşmazdı. Vallahi bize gerek Hasan gerekse Said ibni Museyyeb, Sa'd b. Malik  den başka hiç bir Bedir gazisinden lebbeleb ağızından alarak hadis rivayet etmemiştir; dedi.

Bize Usman b. Ebu Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir'in Rakabe  den naklen rivayetine göre:

Ebu Cafer el-Haşimi el-Medeni, manaca doğru, hikmetli fakat Peygamber (s.a.v)'in hadislerinden olmayan bir çok sözleri hadis diye uydurur; onları Peygamber (s.a.v) den rivayet eder­miş.

Bize el-Hasenu’l-Hulvani rivayet etti. Dedi ki: Bize Nuaym b. Hammad rivayet etti.

Ebu İshak İbrahim b. Muhammed b. Sufyan  dedi ki: Bize de Mu-hammed b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Bize Nuaym b. Hammad rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebu Davud et-Tayalisi  Şu’be'den, o da Yunus b. Ubeyd'den  naklen rivayet etti. Yunus:

«Amr ibni Ubeyd  hadis hususunda yalan söylerdi.» demiş.

Bana Amr b. Ali Ebu Hafs rivayet etti. Dedi ki: Muaz b. Mu-az'ı şöyle derken işittim: Avf b. Ebu Cemile'ye dedim ki: Amr b. Ubeyd bize Hasan'dan rivayeten Rasulullah (s.a.v)  'in:

«Her kim bize karşı silah çekerse; o bizden değildir.» buyurduğunu rivayet etti; ne dersin?) Avf:

«Bize silah çeken bizim yolumuzu tutmamış; ilim ve amelimize oymamış olur; de­mektir.

Bu minval üzere gelen bütün hadislerin te'vilİ budur.

Muslim'in bu hadisi burada zikretmekten maksadı: Avf ‘ın Amr'ı cerhettiğini göster­mektir. Zira Avf, Hasan-ı Basri'nin en büyük tilmizlerinden ve ondan rivayet olunan ha­disleri en iyi bilenlerden biridir. Hasan'ın bu hadisi rivayet etmediğini yahut Amr'ın on­dan   işitmediğini bildiği  için :

«Amr yalan söylemiş.» demiştir.

«Vallahi Amr yalan söylemiş; ama o bunu kendi pis sözlerine katmak istemiştir  » dedi.

Bize Ubeydullah b, Umer  el-Kavariri de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd rivayet etti. Dedi ki:

«Bir adam Eyyub'un dersine devam ediyor; ondan hadis dinliyordu. Bir ara Eyyub onu görmez oldu ve soruşturdu. Kendisine:

— Ya Eba Bekr, o şimdi Amr b. Ubey'de devam ediyor, dediler. Hammad dedi ki:

— Bir gün ben Eyyub'la beraber bulunuyordum. Erken erken çarşıya çıkmıştık. O adam Eyyub'un karşısına çıkıverdi. Eyyub ona selam verdi; ve hatırını sordu. Sonra ona:

«Senin şu herife devam ettiğini duydum.» dedi. — Hammad: adını da söyledi yani Amr diye tasrih etti; diyor.— Adam:

«Evet ya Eba Bekr öyle. Çünkü o bize garip garib bir şeyler getiriyor.» dedi. Eyyub ona:

Biz de ancak ve ancak bu garib şeylerden kaçıyoruz ya! —yahut  korkuyoruz ya! — diye mukabele etti.

Bana Haccac b. Şair dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Suleyman b. Harb rivayet ett).  (Dedi ki): Bize İbni Zeyd yani Hamınad rivayet etti:

Dedi ki:

Eyyub’a:

«Amr b. Ubeyd, Hasan'ın: Şıradan sarhoş olana dayak vurulmaz, de­diğini rivayet etti.» dediler. Bunun üzerine Eyyub.

-Amr yalan söylemiş. Ben Hasanı: Şıradan sarhoş olana dayak vuru­lur, derken) işittim» dedi.

Bana Haccac da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Suleyman b. Harb rivayet etti. Dedi ki: Sellam b. Ebu Muti'i

 şunları söylerken işittim:

«Benim Amr'a gider olduğumu Eyyub duymuş, da bir gün hana geldi; ve: __Söyle bakalım, dindarlığına emin olmadığın bir adama hadis husu­sunda nasıl emniyet edebiliyorsun? dedi.»

Bana Selemet ibni Şebib dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Humeydi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sufyan rivayet etti. Dedi ki: «Ebu Musa'yı:

— Bize Amr b. Ubeyd mu'tezili olmazdan evvel hadis rivayet etmiş­tir, derken işittim.»

Bana Ubeydullah b. Musa'ı el-Anberi rivayet etti (Dedi ki): Bize ba­bam rivayet etti. Dedi ki:

«Şu’be'ye bir mektup yazarak Vasıt kadısı Ebu Şeybe'yi sordum. Bana şu cevabı yazdı:

— Ondan biç bir şey yazma! Benim mektubumu da yırt!»

Bize El-Hulvani de rivayet etti. Dedi ki: AÖan'ı dinledim. Şunları söyledi

Hammad b. Seleme'yo Salih el- Murri 'nin Sabit'den rivayet etti­ği bir hadisi rivayet ettim:

— Yalan söylemiş, dedi. Hemmam'a dahi Salih el-Murri'den bir hadis söyledim. (O da): Yalan söylemiş, dedi.

Bize Mahmud b. Gaylan dahi rivayet eti. (Dedi ki): Bize Ebu Davud rivayet etti. Dedi ki:

«Şu’be bana: Cerir b. Hazim'e  git de ona: Hasan b. Umara dan rivayette bulunman sana helal olmaz; çünkü o yalan söyler; diye an­lat, dedi. Ben Şu’be'ye:

— Bu nasıl olur? dedim.

—  Bize el-Hakem'den, asıllarını bulamadığım bir çok şeyler rivayet etti, cevabını verdi.

—  Neler rivayet etti? dedim. Şunları söyledi:

—  el-Hakem'e: Peygamber   (s.a.v)   Uhud şehidlerinin  üzerine  ce­naze namazı kıldı mı? diye sordum:

—  Onların üzerine namaz kılmadı, diye cevap verdi, Arkasından el-Hasen b. Umara: el-Hakem'den, o da Miksem'den, o da İbni Abbas'dan naklen Peygamber (s.a.v) onların üzerine cenaze namazı kılmış; ve ken­dilerini defnetmiştir, dedi.

el-Hakem'e: Zinadan doğan çocuklar hakkında ne dersin? diye sordum:

«Onların üzerine cenaze namazı kılınır.» dedi.

— (Bu) kimin hadisinden rivayet olunuyor? dedim.

«Hasan-ı Basri'den rivayet olunuyor.» dedi. el-Hasen b. Umara ise:

«Bize el-Hakem, Yahya b. el-Cezzar' dan, o da Ali'den naklen ri­vayet etti.» dedi.

Bize el-Hasen el-Hulvani de rivayet etti. Dedi ki:     

«Yezid b. Harun'u dinledim. Ziyad b. Meymun'u anarak: ondan ve Halid b. Mahduc dan hiç bir şey rivayet etmeyeceğime yemin verdim; dedi. Ve şunu ilave etti:

— Ziyad b. Meymun'la görüştüm. Kendisine bir hadis de sordum. O, hadisi bana Bekr el-Müzeni den rivayet etti. Sonra kendisine tekrar müracaat eyledim. Bu sefer onu bana Muverrik dan rivayet etti. Bi­lahare yine müracaatta bulundum. Bu sefer de onu bana el-Hasen'den ri­vayet etti.

Yezid b. Harun (Halid b. Mahduc ile Ziyad b. Meymun'un) ikisini de yalancılığa nisbet ederdi. el-Hulvani dedi ki:

Ben Abdussamed  ‘i dinledim: Ve yanında Ziyad b. Meymun'u an­dım da onu yalancılığa nisbet eyledi.»

Bize Mahmud b. Gaylan da rivayet etti. Dedi ki:

«Ebu Davud et-Tayalisi'ye şunu söyledim:

— Abbad b. Mansur'dan çok hadis rivayet ettin. Acaba bize Nadr b. Şumeyl'in rivayet ettiği Attare hadisini ondan niçin dinleme­din? Bana şu cevabı verdi:

«Sus! Zira ben ve Abdurrahman b. Mehdi, Ziyad b. Meymun'la görüş­tük de kendisine sorduk: Bu rivayet ettiğin hadisler hep Enes'den midir? dedik. Bize cevaben;

— Ne dersiniz, bir adam günah işler de arkasından tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul etmez mi? dedi.

—  Evet, eder; dedik.

— Ben Enes'den hadis namına az veya çok hiç bir şey işitmedim. Be­nim Enes'e yetişmediğimi başkaları bilmiyorsa siz de mi bilmiyorsunuz?» dedi. Ebu Davud demiş ki:

Bundan bir müddet sonra onun yine Enes'den hadis rivayet etmekde olduğunu duyduk. Ve yine Abdurrahman'la ikimiz ona gittik. (Bize) yi­ne:

_ Tevbe ediyorum, dedi. Fakat bir müddet sonra tekrar rivayet et meğe başladı. Artık biz de kendisini terk ettik.

Bize Hasen el- Hulvani rivayet etti. Dedi ki: Şebabe'yi dinledim. Şun­ları söyledi:

Abdulkuddus bize hadis rivayet eder ve (ravinin ismini) Süveyd b. Akale diye telaffuz eylerdi. Şebabe:

— Ben de Abdulkuddus'u:

«Rasulullah (s.a.v)    rüzgarın mal edinilmesini yasak etti; derken işittim.» dedi. Kendisine: «Bu nasıl şey?» dediler.

«Ya'ni rüzgar girsin diye duvarda bir delik açılır... dedi. Muslim   der ki: «Ben de Ubeydullah b. Umer el-Kavariri'yi ŞÖyie derken işittim:

— Hammad b. Zeyd'den dinledim. Mebdi b. Hilal ders okutmağa otur­duktan bir kaç gün sonra Hammad bir adama: «Sizin taraftan kaynayan bu tuzlu kaynak nedir?» diyordu. O zat:

«Evet ya Eba İsmail» diye cevap verdi.

Bize el-Hasen ei-Hulvani de rivayet etti, Dedi ki: Ben Affan’dan din­ledim dedi ki. Ben Ebu Avane'nin şunu söylediğini işittim:

— Bana Hasan'dan hiç bir hadis ulaşmamıştır ki, onu Eban b. Ebu Ay-yaş'a arzetnıiş olmayayım. Eban hemen o hadisi bana okuyuverirdi.

Bize Suveyd b. Said rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ali b. Mushir rivayet etti. Dedi ki:

— Ben ve Hamzetu-z-Zeyyat, Eban b. Ebu Ayyaş'dan bin kadar hadis dinledik:

Ali demiş ki:

«Az sonra Hamza'ya rastladım. Bana rü'yasında Peygamber (s.a.v)'i gördüğünü ve Eban'dan işittiklerini kendisine arzettiğini fakat bunlardan ancak pek azını, beş veya altı hadisi tanıdığını haber verdi.

Bize Abdullah b. Abdurrahman ed-Darimi rivayet etti: (Dedi ki): — Bi­ze Zekeriyya b. Adiy haber verdi. Şöyle dedi:

— Bana Ebu İshak eI-Fezari: «Bakiyye'nin ma'ruf zevattan riva-lyet ettiği hadislerini yaz; ma'ruf olmayanlardan rivayet ettiklerini yazma'. İsmail b. Ayyaş'ın ise ma'ruflardan olsun olmasın hiç bir rivayetini yaz­ma!» dedi.

Bize İshak b. İbrahim el. Hanzali dahi rivayet etti. Dedi ki: Abdullah (İbni'l-Mubarek)in bir arkadaşından işitim. Şunları söyledi:

Abdullah ibni Mubarek: «Bakıyye, ne iyi adamdır, ama isimleri kün­ye, künyeleri de isim yerine kullanması olmasa! Bir zamanlar bize Ebu Said el-Vuhazi'den hadis rivayet ediyordu. (Bu zatın sika olduğunu) tah­kik ettik. Bir de baktık ki Abdulkuddus imiş.» dedi.

Bana Ahmid b. Yusuf el-Ezdi  de. rivayet etti. Dedi ki: Abdurrezzak'i şunları söylerken işittim:

Ben İbnü'l-Mubarek'in    Abdulkuddus'den başkası için açıktan açığa yalancıdır dediğini görmedim. Ama onun için «yalancıdır.» derken işittim.

Bana Abdullah b. Abdurrahman ed-Darimi dahi rivayet etti. Dedi ki: Ebu Nuaym'ı  dinledim. el-Mualla b. Urfan'ı da anarak şunları söyledi: el-Mualla dedi ki: Bize Ebu Vail rivayet etti ve: Sıffin'de iken ya­nımıza İbni Mes'ud çıkageldi; dedi. Bunun Üzerine Ebu Nuaym:

«İbni Mes'ud Öldükten sonra dirildi mi dersin? şeklinde muka­belede bulundu.

Bana Amr b. Ali  ile Hasen el-Hulvani, ikisi birden Affan b. Muslim'den rivayet ettiler: Affan şöyle demiş:

İsmail b. Uleyye'nin yanında idik. Derken bir zat birinden hadis riva­yet etti. Ben hemen:

«Bu adam mevsuk değildir.» dedim. O zat: «Adamı gıybet ettin.» dedi. İsmail:

«Hayır, onu gıybet etmedi, ancak mevsuk olmadığına hüküm verdi» dedi.

Bize Ebu Cafer  ed-Darimi de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Bişr b. Umer rivayet etti. Dedi ki:

Malik b. Enes'e Said b. el-Museyyeb’den hadis rivayet eden Mu­hammed b. Abdirraman'ı sordum.

«Sika değildir.» dedi. Ona Tev'eme'nin azadlısı Salih'i sordum:

«Sika değildir.» dedi. Ebu'I-Huveyris'i sordum:

«Sika değildir.» dedi.

Kendisinden İbni Ebi Zi'b'in  rivayette bulunduğu Şu’be'yi sordum:

«Sika değildir...» cevabını verdi. Haram b. Usman'ı sordum, Yine «Sika değildir» cevabını verdi. Hasılı, bu beş kişiyi Malik'e hep sordum o da:

«Bunlar hadislerinde sika değildirler» diye cevap verdi. Ona ismini unuttuğum diğer bir zatı da sordum:

«Onu benim kitaplarımda gördün mü?» dedi.

«Hayır!» dedim.

«Sika olmuş olsa onu mutlaka  benim kitaplarımda  görürdün.»  de­di.

Bana el-Fadl b. Sehl'de rivayet etti. Dedi ki: Bana Yahya b. Main  rivayet etti. (Dedi ki): Bize Haccac rivayet etti. (Dedi ki):

Bize İbni Ebu Zi'b, Şurahbil b. Sa'd'dan tivayet e.tti; ama Şurahbil muttehem (bir ravi) idi.

Bana Muhammed b. Abdullah  b. Kuhzaz da rivayet etti. Dedi ki: Ebu İshak et-Talekaani'yi şöyle derken işittim:

İbnü'l-MUbarek'i dinledim. Şunları söylüyordu:

«Eğer Cennete girmekle Abdullah b. Muharrer’le görüşmek arasında muhayyer bırakılsam, mutlaka onunla görüşüp sonra Cennete girmeyi ihtiyar ederdim. Fakat kendisini gördüğümde bir tezek benim için ondan daha makbul oldu.»

Bana el-Fadl b. Sehl dahi rivayet etti.   (Dedi ki);   Bize Velid b. Salih [277] rivayet etti. Dedi ki: Ubeydullah b. Amr şunları söyledi:

Zeyd yani İbni Ebu Uneyse:

«Kardeşimden hadis almayın!» dedi.

Bana Ahmed b. İbrahim ed-Devraki rivayet etti. Dedi ki: Bana Abdusselam el-Vabisi rivayet etti. Dedi ki: Bana Abdullah b. Cafer  er-;Rakki, Ubeydullah b. Amr'dan naklen rivayet eyledi: Ubeydullah: «Yahya b. Ebu Uneyse yalancı idi» demiş.

Bana Ahmed h. İbrahim rivayet etti. Dedi ki: Bana Suleyman b. Harb, Hammad b. Zeyd'den naklen rivayet etti. Hammad şöyle demiş: «Eyyub'un yanında Ferkad'ın zikri geçti de Eyyub: — Gerçekten Ferkad hadis alimi değildir, dedi.

Bana Abdurrahman b. Bişr el-Abdi  de rivayet etti. Dedi ki:

«Yahya b. Said el-Kattan'ı dinledim. Yanında Muhammed b. Abdullah  b. Umeyr el-Leysi'nin lafı oldu da onu son derece zayıf buldu. Bunun üze­rine Yahya'ya:

— Ya'kub b. Ata'dan da mı zayıf? dediler.

«Evet» dedi. Sonra:

«Ben hiç bir kimsenin Muhammed b, Abdullah  b. Ubeyd b. Umeyr'den hadis rivayet edeceğini zannetmezdim.» dedi.

Bana Bişr ibni Hakem rivayet etti. Dedi ki:

Yahya b. el-Kattan'ı dinledim. Hakim b. Cubeyr ile Abdula'la'yı zayıf buldu. Yahya, Musa b. Dinar'ı da zayıf buldu:

»Onun hadisi havadır.» dedi. Musa b. Dihkan ile isa b. Ebu isa el-Medeni’yi dahi zayıf çıkardı. Dedi ki:

. BeN  Hasen b. isa'yı şöyle derken işittim:

«İbnu'I-Mubarek bana: Cerir’in yanına geldiğim zaman onun bütün il­mini yaz; yalnız üç kişinin hadisi müstesna! Ubeydet ibni Muattib, Seriy b. İsmail ve Muhammed h. Salim'in hadislerini yazma! Dedi.»

Müslim   derki:

Ehl-i ilmin, muttehem hadis ravileri ile onların nakiselerine dair, buna benzer sözleri pek çoktur. Bunları bire varıncaya kadar hitabı uzatır. Muhaddislerin bu babta  söyleyip izah  ettikleri. Yazıp dinleyenler için bu kadarı kafidir. Onların hadis ravileri ve   nakillerinin kusurlarını  keşfetmeyi  kendilerin vazife ve  sorulduğu  zaman  buna  fetva  ver meleri, bu  işin ehemiye tinin  büyük  olduğu  içindir.    Çünkü  din  hakkındaki  haberler ancak bir şeyi helal veya haram kılmak yahut emir veya nehiy, veya terhib için gelirler. Eğer onları rivayet eden ravi doğruluk üzerinde olmaz da sonra onu tanıyan biri ondan rivayete kalkışır tanımayanlara beyan etmezse, bu yaptığından dolayı bütün Müslümanların halk tabakasını aldatmış olur. Zira bu haberler bazı kimselerin onlarla yahut onların bir kısmıyla amel etmişse olunur. İhtimal mezkur haberlerin cümlesi veya ekseri­si, aslı faslı olmayan bir takım yalanlardır.

mu'temed ve kanaat bahş ravilerden gelen sahih haberler, si-anatbahş olmayan ravilerin rivayetlerine ihtiyaç bırakmayacak derecede çoktur .

zannetmem ki, arzettiğimiz bu zayıf hadislerle, meçhul isnadlara ve bunların rivayetine  ehemmiyet verenlerin bir çoğu  bu  işi islerdeki gevşeklik ve zaafı Öğrendikten sonra da yfapsın. Şu ki, böylesini zayıf hadis rivayetine ve zayıf hadislere itimadın cahil halk tabakası nazarında, çok hadis bilirmiş görünmek ve:

Filanca ne de çok hadis toplamış; ne çok sayıda hadis te'lif etmiş» denilmesi hevesidir,  ilim babında her kim bu mezhebe gider ve bu yolu tutarsa o kimsenin ilimden nasibi yoktur. Böylesine cahil adını vermek

serbest etmekten daha hayırlıdır.

muhaddis geçinenlerinden bir zat, isnadları sağlama ve çıkartma hususunda bir söz söylemiştir ki, biz bu sözü ve çürüklüğü- etmekten vazgeçsek çok akıllılık etmiş ve doğru bir yol tutmuş oluruz.

Çünkü yabana atılmış bir sözü öldürmek ve katilinin namını e^ için o sözden yüz çevirmek daha muvafık olur; cahilleri ona Yandırma olmaması için daha münasip düşerdi. Şu var ki, biz ötüye varacağından ve cahillerin bid'atlara aldanarak hatalı yanlış itikadlarına ve ulema nazarında bir .kıymeti olmayan düşük

Çabucak kapılmalarından endişeye düşünce, bu zatın kavlinin fasid olduğunu meydana çıkarmanın ve sözünü layık olduğu derecede red etmenin halk için daha faydalı ve inşaallah akıbet için daha iyi ola­cağına kanaat getirdik.

Kavlini anlatmaktan ve çürük fikrini haber vermekten soz açtığımız bu kailin zu'muna göre: senedinde «Fulanun an fulanin» ibaresi bulunan her isnadın ravilerinin —aynı asırda yaşadıkları ilmen sabit ve ravinin hadisi, şeyhinin ağızmdan işitmiş olması pek a'la mümkün olduğu halde yalnız ondan işittiğini biz bilmiyor; ve rivayetlerin hiç birinde bu iki ravinin— buluştukları veya bir hadis söyleştikleri zikredilmiyorsa, bu şe­kilde gelen hiç bir haberden hüccet olamaz. Meğer ki bu iki ravinin yaşa­dıkları asırda bir veya bir kaç defa buluştukları yahut bir hadisi arala­rında söyleştikleri ve yahut yaşadıkları asırda bir veya bir kaç defa bir araya gelerek buluştuklarını gösteren bir haber varid olduğu —zikri ge­çen kaile göre— malum ola!.. Ona göre, eğer bu cihet bilinmez ve ravi­nin, kendisinden hadis rivayet ettiği zatla bir defa buluşarak ondan bir şey işittiğini haber veren sahih bir rivayet de gelmezse kendisinden rivayette bulunduğu zattan ,bu haberi nakletmesinde — mesele arzettiğimiz gibi olunca — bir hüccet yoktur.

Adı geçen kaile göre yeni gelen rivayete benzeyen başka bir rivayet hususunda ondan az çok bir parça hadis dinlediğini duymadıkça böyle bir haber mevkuf olur.

6- MUAN'AN HADİSLE İHTİCACIN SAHİH OLUŞU BABI

 

İsnadlara taan hususundaki bu kavil —Allah sana rahmet buyursun — uydurma yeni çıkma, sahibinden önce kimse tarafından söylenmemiş ve ehl-i ilmden hiç bir tarafdarı bulunmayan bir sözdür. Çünkü eski ve ye­ni bütün hadis ve rivayet alimleri arasında ittifakla şayi' olan söz şudur: mevsuk olan her ravi kendi gibisinden bir hadis irivayet eder; ve her ikisi bir asırda bulunmakla onunla görüşmek ve kendisinden hadis dinlemek caiz ve mümkin olursa, bir araya geldikleri ve şifahen görüştükleri hiç bir haberde bulunmasa bile o rivayet sabit ve hucciyyeti lazımdır. Ancak ortada bu ravinin rivayette bulunduğu zatla görüşmediğine yahut ondan bir şey işitmediğine apaçık delalet eder bir delil bulunursa o başka. Ama mesele izah ettiğimiz şekildeki imkan üzerinde müphem kalırsa o riva­yet — beyan etiğimiz kat'i delalet bulunmadıkça— daima sema'a hamle­dilir.

Binaenaleyh anlattığımız bu kavlin mucidine yahut onun mudafiine şöyle denilir:

«Sen, sözün arasında: sika olan bir kişinin sika bir kimseden verdiği haber hüccettir, onunla amel vacib olur» dedin. Sonra ona şart koşa­rak:

«Ta ki biz bu iki ravinin bir defa veya daha fazla görüştüklerini, yahut ondan bir şey işittiğini bilelim.» dedin. Acaba koştuğun bu şartın, sö­zü hüccet sayılan tek bir zattan rivaayet edildiğini bulabilir misin? Aksi halde iddiana delil getir.

Eğer bu — mucid— habt.i tesbit hususunda ortaya koyduğu şartın selef ulemadan birinin kavli olduğunu iddia ederse. Kendisinden bu kav­li göstermesi istenir ki, ne o ne de başkası böyle bir kavil göstermeye as­la imkan bulamayacaktır.

Yok, davasını isbat için hüccet olabilecek bir delil bulunduğunu id­dia ederse kendisine:

«Bu delil nedir?» diye sorulur. Bu sefer.

«Ben onu söyledim. Çünkü ben, yeni ve eski bütün haber ravilerinin — biri diğerini hiç görmeden ve ondan bir şey işitmeden— bir birlerin­den hadis rivayet ettiklerini gördüm. Onların bu suretle kendi araların­da sema’(işitme) bulunmaksızın mürsel olarak hadis rivayetine cevaz verdikleri­ni görünce — ki bizim asıl kavlimize ve ilm-i ahbar ulemasına göre mür­sel rivayetler hüccet değildir—ben de arzettiğim sebepten dolayı her haber ravisinin, rivayet ettiği zattan işitmiş olmasını araştırmaya ihtiyaç hissettim. Şayet bir ravinin rivayet ettiği zattan en ufak bir şey işittiğine vakıf olursam, bunun sebebiyle benim nazarımda artık ondan rivayet et­tiği her şey sabit olur. İşittiğine muttali' olamazsam o haberi mevkuf addederim. Ve haberde mürsel olmak ihtimali bulunduğu için bence artık hüccet yerine de geçemez.» derse kendisine şöyle mukabele edilir:

«Eğer senin bir haberi zayıf kabul ederek onunla ihticaci terk etmene sebeb, ondaki irsal ihtimali ise bu takdirde, başından sonuna kadar  sema' bulunduğunu görmedikçe hiç bir muan'an isnadı isbat etmemen la­zım gelir. Çünkü bize Hişam b. Urve’den babası tarikiyle gelen, onun da Aişe'den işittiği bir hadisi yakinen biliriz ki Hişam muhakkak babasından, babası da Aişe'den işitmiştir. Nitekim, Aiş e'nin dahi Nebi (s.a.v)'den işittiğini biliriz. Ama Hişam babasından rivayet ederken, işittim» veya «bana haber verdi» dememişse, bu rivayette kendisi ile babası arasında bazan başka bir insan da ola­bilir. O rivayeti babasından Hişam'a haber vermiş. Hişam onu babasından işitmemiş olur. Hadisi mürsel olarak rivayet ederek, işittiği kimseye isnadda bulunmak istemediği zaman bu pek a'la mümkündür.

Bu, Hişam'in babasından rivayet ettiği surette mümkün olduğu gibi, babasının Aişe'den rivayetinde de mümkündür. Ravilerinin bir birlerinden işittikleri zikredilmeyen bir hadisin her isnadı böyledir. Vakıa bazan her ravinin bir birinden bir çok defalar hadis dinlediği bilinir­se de, bazı rivayetlerde bu ravilerin her birinin daha aşağıdaki raviye inerek, yukarıki ravinin bazı hadislerini ondan dinlemesi; sonra bazan ha­disi irsal ederek, dinlediği zatın ismini söylememesi, bazan da gayrete gelerek hadisini aldığı zatın adını söylemesi ve irsali terk etmesi de caizdir.

Bu söylediklerimiz mevsuk muhaddislerle ilim ehli olan imamların yapmış oldukları işler olup hadisde mevcut ve yaygındır.  Biz onların söylediğimiz şekilde rivayetlerinden bir kaçını zikredeceğiz. Bunlarla daha çoğuna istidlal olunur inşaallah. Mezkur rivayetlerden bazıları şunlardır:

Eyyub Sahtiyani, ibni MUbarek, Veki', ibni Numeyr ve bunlardan başka bir cemaat,   Hişam b. Urve 'den

O da babasından o da Aişe (R.A.)'dan şunu rivayet etmişlerdir.   Aişe demiştir ki:

«Ben Rasulullah(s.a.v)'e gerek hılli gerekse ihramı için bulabildiğim en güzel kokuyu sürerdim.»

Bu rivayeti aynen Leys b. Sa'd, Davud el-Attar, Humeyd b. el-Esved, Vuheyb   b. Halid ve  Ebu  Usame, Hişam'dan rivayet etmiş­lerdir.   Hişam   demiştir ki:

«Bana Usman b. Urve, Urve'den o da Aişe'den o da Peygamber (s.a.v)'den haber verdi.

Yine Hişam babasından o da Aişe'den rivayet etmiştir. Aişe (R.A.) demiştir ki:

«Peygamber (s.a.v) i'tikafa girdiği zaman başını bana yaklaştırır; ben de hayızlı olduğum halde onu tarardım.»

Yine aynen bu rivayeti Malik b. Enes Zühri'den o da Urve'den O da Amre'den o da Aişe’den o da Nebi (s.a.v) den rivayet etmişlerdir.

Zühri ile Salih b. Ebu Hassan, Ebu Seleme'den o da Aişe'den rivayet etmişlerdir ki, Peygamber (s.a.v) oruçlu iken Öpermiş. Yahya b. Ebu Kesir, bu haberdeki öpüş hakkında şöyle demiştir: Bana Ebu Selemet ibni Abdırrahman haber verdi; ona Umer b. Abdulaziz haber vermiş; ona da Urve haber vermiş; ona da Aişe haber vermiş ki, Peygamber (s.a.v) oruçlu olduğu halde kendisini öpermiş.

İbni Uyeyne ve başkaları Amr b. Dinar ‘dan o da   Cabir'den rivayet etmişlerdir.   Cabir   demiştir ki:

«Rasulullah (s.a.v) bize at etlerini yedirdi ama eşek etlerini yasak etti.»

Aynı hadisi Hammad b. Zeyd , Amr 'dan, o da Muhammed b. Ali 'den, o da Cabir 'den, o da Peygamber (s.a.v)'den rivayet etmişlerdir.

Rivayetler içinde bu gibileri pek çoktur. Bunları saymak uzun sürer. Anlayanlara, bizim zikrettiklerimiz kafidir.

Az evvel kavlini tavsif ettiğimiz zata göre eğer —ravinin kendisin­den rivayet ettiği kimseden bir şey işittiği bilinmediği zaman hadisin bo­zuk ve çürüğe çıkarılması için— illet, sadece hadisin mürsel olması ihti­mali ise, o takdirde kendisine — kendi sözünün muktezası olarak — rivayet ettiği zattan işittiği malurn olan ravinin rivayetiyle ihticac etmemek la­zım gelir. Ancak kendisinde sema' zikredilen haber müstesnadır. Çünkü az evvel beyan ettiğimiz vecihle haberleri nakleden imamlar bazan bir hadisi irsal ederek kendisinden hadis dinledikleri zatın ismini hiç anmaz­lar; bazan da gayrete gelerek, haberi işittikleri şekilde isnad ederler; ve bir hadisde aşağı inmişlerse inişi, yukarıya çıkmışlarsa çıkışı haber verir­ler. Nitekim bu ciheti onlardan naklen izah etmiştik.

Haberlerle meşgul olan ve isnadların sağlamını çürüğünü araştırma, Eyyub Sahtiyanı, İbni Avn, Malik b. Enes, Şu’be ibni-Haccac, Yahya  b. Said -el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi gibi selef imamlarından ve onlar­dan sonraki hadis alimlerinden hiç birinin, az evvel sözünü açıkladığımız zatın iddia ettiği gibi isnadlardaki işitme vaziyetini araştırdığını bilmi­yoruz. Bunlardan araştırma yaypanlar, hadis ravıierinin, kendilerinden rivayette bulundukları kimselerden işitmeleri vaki' olup olmadığını sa­dece ravi hadiste tedlis yapmakla ma'ruf ve bununla şöhret bulmuş kim­selerden olduğu zaman yapmışlardır. İşte o zaman bu gibi ravilerden ted­lis illeti bertaraf edilmesi için rivayetlerinde sema' olup olmadığın, araş­tırır soruştururlar. Ama kavlini hikaye ettiğimiz zatın iddiası vecihle or­tada müdellis yokken böyle bir şart arayan varsa biz bunu isimlerini söy­lediğimiz ve söylemediğim hiç bir imamdan işitmedik.

İsimlerini söylemediğimiz imamlardan biri Abdullah b.Yezid el-Ensari’dir. Bu zat Peygamber (s.a.v)’i gördüğü halde Huzeyfe ile Ebu  Mes'ud el-Ensari den rivayette bulunmuş ve bunların her birinden Peygamber (s.a.v)'e isnad ettiği birer hadis rivayet etmiştir. Halbuki Abdullah'ın bu iki zattan yaptığı rivayetinde onlardan işittiği zikredilmediği gibi biz de rivayetlerin hiç birinde Abdullah b. Yezid'in Huzeyfe ve Ebu Mes'ud'la hiç bir hadisi yüz yüze konuşttuğunu bilmi­yoruz. Oniarı gördüğünden bahsedildiğini dahi muayyen bir rivayette bulamadık. Bununla beraber ne geçmişlerden ne de eriştiklerimizden hiç bir ehl-i ilmin Abdullah b. Yezid'in Huzeyfe ile Ebu Mes'ud 'dan rivayet ettiği bu iki habere zayıftırlar diye taan ettiğini duy­madık. Bilakis bu iki haber ve benzerleri görüştüğümüz hadis uleması na­zarında sahih ve kuvvetli isnadlardandır. Bu isnadlarla nakledilen hadis­lerin istimalini ve bunların getirdiği sünnet ve eserlerle ihticac etmeyi caiz görmektedirler.Halbuki mezkur isnadlar biraz evvel kavlini hikaye ettiğimiz zatın,iddiasına göre, ravinin rivayet ettiği kimseden sema’ına te­sadüf edilmedikçe boş ve mühmeldirler.

Bu kailin zü'munca zayıf sayılan raviler tarafından nakledilen fakat ulemaya göre sahih olan haberleri sayıp dökmeye kalkarsak onları sonu­na kadar sayıp bitirmekten aciz kalırız. Lakin biz söylemediklerimize alamet olmak üzere bunların yalnız bir mikdarını arzetmek istedik.

İşte Ebu Usman en-Nehdi ile Ebu Rafi' es-Saiğ ! Bunların ikisi de hem cahiliyyet devrine yetişmiş hem de Rasulullah (s.a.v)'in maiyyetinde Bedir ve daha nice ga­zalara iştirak eden ashabı ile sohbette bulunmuş; onlardan haberler nak-lederek ta Ebu Hureyre ile İbni Umer gibi zevata ve onların arkadaşlarına kadar inmişlerdir. Mezkur iki zattan her biri Ubey b.   Ka'b 'dan   o da   Peygamber    (S.A.)'den işitmiş olarak birer hadis rivayet etmişlerdir. Fakat biz hiç bir muayyen rivayet­te onların Ubey 'i gördüklerini yahut ondan bir şey işittiklerini duymadık.

Ebu Amr eş-Şeybani — ki cahiliyyet devrine erişenler­den olup Peygamber (s.a.v) zamanında basbayağı bir adamdı — ile Ebu Ma'mer Abdullah b. Sahbera 'dan her biri Ebu Mes'ud el-Ensari'den, oda Peygamber (s.a.v)' den ikişer haber rivayet etmişlerdir. Ubeyd b. Umeyr, Peygamber (s.a.v)'in zevcesi Ümmü Seleme 'den o da Nebi (s.a.v)'den bir musned hadis rivayet etmiştir. [309] Ubeyd b. Umeyr Peygamber    (s.a.v) zamanında doğmuştur.

Kays b. Ebu Hazim Peygamber (s.a.v) zamanına yetişdiği halde Ebu Mes'ud el-Ensari 'den o da Nebi (s.a.v).'den üç hadis rivayet etmiştir.

Abdurrahman b. Ebi Leyla — ki Umeru'bnü'l-Hattab'dan hadis bellemiş; Ali ile de sohbette bulunmuştur — Enes b. Malik 'den o da Nebi (s.a.v)'den musned bir ha­dis rivayet etmiştir.

Rib'i b. Hıraş, İmran b. Husayn 'dan o da Pey­gamber (s.a.v)'den iki hadis; Ebu Bekre 'den, o da Peygamber (s.a.v) 'den bir musned hadis rivayet etmiştir. Halbuki Rib'i Ali b. Ebu Talib'den hadis dinlemiş ve rivayet etmiş bir zattır.

Nafi, b. Cubeyr b. Mut'im, Ebu Şureyh el-Huzai'den, o da, Peygamber (s.a.v)'den bir musned hadis ri­vayet etmiştir. Nu'man b. Ebu Ayyaş, Ebu Said-i Hudri'den o da. Peygamber (S.A-V.)'den üç musned hadis rivayet etmiştir.

Ata b. Yezid el-Leysi, Temim ed-Dari'den o da Peygamber (s.a.v)'den bir musned hadis rivayet etmiştir.

Suleyman b. Yesar,Rafi' b. Hadic'den  o da Peygamber (s.a.v)'den bir musned hadis rivayet etmiş­tir.

Humeyd b. Abdurrahman el-Hımyeri, Ebu Hureyre 'den oda Peygamber (s.a.v)'den bir çok musned hadisler rivayet etmiştir.

İsimlerini söylediğimiz sahabeden rivayette bulunduklarını arzettiğimiz bütün bu tabiinin ne onlardan olduğunu bildiğimiz hiç bir muayyen rivayette sema'a riayet ettikleri işitilmiş; ne de onlarla muayyen bir ha­ber hususunda görüştükleri malum olmuştur.

Halbuki bu isnadlar, haberlerle rivayetleri bilenlerce sahih isnadlardandır. Bunlardan hiç birini çürüttüklerini ve ravilerinin birbirinden sema-ı olup olmadığım araştırdıklarını bilmiyoruz, Zira onların herbirinin hadisi arkadaşından işitmesi mümkündür; kabul edilmez bir şey değildir. Çünkü hepsi aynı asırda bulunmuşlardır.

Binaenaleyh hikaye eylediğimiz kailin hadisi, tarif ettiği illetle çürütmek için ortaya attığı bu söz, üzerinde durmaya ve lafını etmeye değ­mez. Çünkü uydurma bir kavil ve sakat bir sözdür. Selefin ulemasından ona hiç bir kimse kail olmamıştır. Onlardan sonra gelenler de onu münker addetmektedirler.

Bu sebeble onu red için verdiğimiz izahattan fazlasına ihtiyacımız yoktur. Zira sözün de, onu söyleyenin de kıymeti tasvir ettiğimiz kadardır.

Alimlerin mezhebine muhalefet edenleri def etmek için yardım dilenilecek zat ancak   Allah'dır. Ancak ona'tevekkül olunur.

 

 

SAHİH-İ BUHARİ MUKADDİMESİ


بسم الله الرحمن الرحيم

 

إِنَّ الْحَمْدَ لِلَّهِ ، نَحْمَدُهُ ، وَنَسْتَعِينُهُ ، وَنَسْتَغْفِرُهُ ، وَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا ، وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا ، مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ ، وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ  تُقَاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ  إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ. يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَتَسَاءَلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا.  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا . يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ  وَيَغْفِرْ  لَكُمْ  ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعْ  اللَّهَ  وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا. أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ، وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ

 

 

Hamd, ancak Allah içindir. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

 

Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şahadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasülü'dür.

 

“Ey iman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.” (Al-i îmran:102)

 

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa: l)

 

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 70-71)

 

Bundan sonra:

 

“Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah'ın Kelam'ı, yolların en hayırlısı Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur. işlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.” *

 

'Hutbetü'1-Hace' ismiyle meşhur olan bu duayı, cuma hutbelerinde vesair konuşmalarında okuyan Rasulullah, bizzat sahabelere öğretmiştir.  Müslim (867), Nesei (1387)

 

Muhammed bin İsmail Ebu Abdullah  İmam-ı Buhari

 

Kur’an-ı kerimden sonra en kıymetli kitab olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis kitabını yazan büyük hadis âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail olup, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hadis ilminde yüksek derecede olup, 300.000’den fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmam”, Buharalı olduğu için “Buhari” denilmiş, İmam-ı Buhari ismiyle meşhur olmuştur. 810 (H. 194) senesinde Buhara’da doğdu. 870 (H. 256) senesinde Semerkand’ın Hartenk kasabasında vefat etti.

Küçük yaşta babasını kaybeden Buhari, ilk tahsiline doğum yeri olan Buhara’da başladı. Duası makbul saliha bir hanım olan annesi, onun ve kardeşinin yetişmesi için gayret sarf etti. On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etti. On beş yaşına girmeden 70.000 hadis-i şerifi ezberledi.

Hadis ilminde kısa sürede o derece ilerledi ki, hocaları ile karşılıklı ilmi münazaralarda bulunmaya başladı. Nitekim hocası Dâhili, bazı hadis rivayetlerindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. On altı yaşındayken Abdullah bin Mübarek ve Veki bin Cerrâh’ın kitaplarını ezberledi. Fıkıh ilminde, müctehidlerin bildirdiklerini öğrendi. Sonra annesi ve kardeşiyle birlikte hacca gitti. Hac farizasını ifa ettikten sonra annesi ve kardeşi Buhara’ya döndüler, İmam-ı Buhari ise, Mekke’de kalıp, hadis-i şerif toplamaya başladı. On sekiz yaşındayken Sahabe ve Tabiin fetvalarını topladı. Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi’den Şafii fıkhını öğrendi. Bu arada Medine-i münevvereye gidip Resulullah efendimizin kabri şerifini ziyaret edip, geceleri kabri şerif başında Tarih-ul-Kebir kitabını yazdı. Mekke ve Medine’den başka, Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır, Nisâbur, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey ve Kayseriyye gibi ilim merkezlerini dolaşıp, hadis âlimleriyle görüşüp binden fazla âlimden hadis ve diğer ilimleri öğrenip nakletti.

Kuvvetli zekaya ve hafızaya sahip olan İmam-ı Buhari, işittiği hadis-i şerifi hemen ezberliyordu. Onunla hadis-i şerif dinleyenler yazdığı halde, o, yazma ihtiyacını duymuyordu. Muhammed bin Selam el-Bikendi, İbrâhim bin el-Eşâs, Ebu Âsım eş-Şeybani, Abdurrahman bin Muhammed bin Hammad, Hâlid bin Mahled, Ebu Nasr-il-Ferâdisi, Abdân bin Osmân el-Mervezi, Ali bin el-Medini, Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İshak bin Raheveyh, Süleyman bin Harb, Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi gibi hocalar elinde yetişti.

İmam-ı Buhari hazretleri, ilim tahsilini bitirdikten sonra, Mısır’dan Maveraünnehr’e kadar tanınmış ilim merkezlerinde hadis ve çeşitli ilimler okuttu. Derslerinde binlerce talebe bulunurdu. Kendisinden 70.000’den fazla talebe hadis dinlemiştir. Bunlar arasında, Tirmizi, Nesai, Ebu Zür’a ve Ebu Bekr bin Huzeyme, İbnui Ebi Davud, Muhammed bin Nasr-ul-Mervezi, Müslim bin Haccâc, İbnui Ebiddünya gibi büyük ve tanınmış hadis âlimleri de vardı.

Binlerce talebe yetiştirdikten sonra Nişabur’a oradan da Buhara’ya döndü. Bir müddet Buhara’da kalıp, hadis ve ilim öğretmekle meşgul oldu. Bir rivayete göre Buhara valisi çocukları için özel ders verilmesini, buraya kimsenin girip, dersi dinlememesini istedi. Buhari cevabında; “Ben bir kısım kimseleri hadis dinlemekten men edip, birkaç kişiye hadis öğretmem” buyurdu. Bu durum valiyle arasının açılmasına sebep oldu. Buhara’dan ayrıldı. Allahü teâlâya, şikayet yoluyla valinin verdiği sıkıntıyı arz etti. Duası kabul olup, aradan bir ay geçmeden vali azledildi, zindana atıldı. Bu arada Semerkandlılar kendisini davet ettiler. Giderken yolda, Semerkandlılardan bir kısım insanların isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk köyünde kaldı. İşin iç yüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp; “Yâ Rabbi! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al!” diye dua etti. O ay, orada hastalandı ve 870 yılının Ramazan bayramı gecesi Semerkant’tan 72 km uzaklıkta olan Hartenk’de vefat etti. Kabri oradadır.

İmam-ı Buhari, çok cömert olup, herkese iyilik ederdi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını bizzat karşılardı. Bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Haramlardan ve şüphelilerden daima kaçar, gıybetten çok korkardı. “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın” buyururdu. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibadetle meşgul olurdu.

Hadis ilminin ve hadis âlimlerinin önderi olan İmam-ı Buhari hazretleri, yüz binlerce hadis-i şerifi ezberlemişti. Hadis-i şerifleri metinleri ve senetleriyle ezbere bilirdi. Hadis-i şeriflerin ravilerini çok inceler dinin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlakında bir kusur olanların rivayet ettiği hadis-i şerifleri almazdı. Hadis-i şerifin metnini ezberlediği gibi, o hadis-i şerifi rivayet eden kimselerin, künyelerini, doğum ve ölüm tarihlerini, ahlak ve yaşayışlarını, kimden rivayette bulunduklarını, o raviden başka kimlerin hadis-i şerif aldığını öğrenir ve ezberlerdi. Bir kimse hadis rivayetinde ve ravilerin senedinde hataya düşse, hemen İmam-ı Buhari hazretlerini bulup sorar ve doğrusunu öğrenirdi. Gittiği her yerde, etrafı hadis-i şerif almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. İmam-ı Buhari hazretlerinin hadis ilmindeki rumuzu “H” harfidir. Aynı zamanda tefsir ve kelam ilimlerinde de üstad olan İmam-ı Buhari hazretlerinin tefsire dair bildirdiği rivayetler tefsir âlimlerinin eserlerini süslemektedir. Kelam ilmine dair eserler de yazmıştır.

Eserleri

1) Câmi-us-Sahih:

En büyük ve en meşhur eseridir. Sahih-i Buhari ismiyle de tanınır. İslam âlimleri söz birliğiyle; “Kur’an-ı kerimden sonra en sahih kitap Sahih-i Buhari’dir” buyurmuşlardır. İmam-ı Buhari bu kitabı Mescid-i Haram’da yazdı. Bu kitabı on altı yılda tamamladım.”

Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahih hadis kitabının en başta geleni olan Sahih-i Buhari’nin, Ali el-Yünûni tarafından el yazmasıyla çoğaltılan metni muteber olmuştur. Bu nüshanın aslı Kâhire’de Akboğa Medresesi Kütüphanesindedir. Sahih-i Buhari’nin birçok şerhleri ve baskıları yapılmıştır. 1894’te Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mısır’da yaptırılan iki cilt baskısı pek nefis, ciltlenmiş, altın tuğra ve nukûş ile süslenmiştir. Bu baskı Bulak’ta Emiriyye Matbaasında yapıldı. Zeynüddin Ahmed Zebidi, mukarrer rivayetleri birleştirerek Buhari-i Şerif Tecrid-i Sarih ismiyle kısaltılmıştır.

2) Tarih-ul-Kebir

3) Tarih-ul-Evsat

4) Tarih-us-Sagir (Bu üç eser hadis ravilerinin hayatlarını ve hadis ilmindeki yerlerini ihtiva etmektedir)

5) Kitab-u Duafâ-is-Sağire (Zayıf ravilerin hallerinden bahseder)

6) Et-Tarih fi Marifeti Ruvât-ül-Hadis

7) Et-Tevârih-ul-Ensab

8) Kitab-ül-Kûnâ

9) El-Edeb-ül-Müfred (Ahlakla ilgili hadis-i şerifleri toplayan eserdir)

10) Ref’ul-Yedeyn fissalâti ( Bunu terceme ettik inş yakında baskıya verilecek.)

11) Kitab-ül-Kırâati Half-el-İmam

12) Halk-ul-Ef’âl-il-İbâdi ver-Reddü alel-Cehmiyye

13) El-Akide yâhut Et-Tevhid

14) El-Câmi-ul-Kebir

15) Et-Tefsir-ül-Kebir

16) Kitab-ül-Mebsût

17) Esmâ-üs-Sahabe

 

 MUKADDİME

 

Kur'an-ı Kerîm'de Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetiyle hükmetmeyi öngören pek çok ayet vardır. Ben bu mukaddimede Kur'an ve Sünnete dönmenin gerekliliği ile ilgili bazı ayetleri zikredeceğim. “Muhakkak ki nasihat vermek (öğüt vermek) mü'minlere fayda verir.” (Zariyat:55)

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

 

“Allah ve Rasülü, bir işe hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mü'min kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

“Bunlar Allah'ın (kulları için koyduğu) hudutlarıdır. Kim Allah'a ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine itaat ederse, O da onu, içinde daimi kalacağı (ağaçları) altında ırmaklar akan cennetlere sokar; bu da en büyük kurtuluştur.” (Nisa: 13)

 

“Sana indirilen (Kur'an)'a ve senden önce indirilen (kitap)'lara inandıklarını iddia eden (şu münafık) kimseleri görmüyor musun? Aslında (fesad ve delalet kaynağı olan) tağutu inkar etmekle emrolundukları halde, yine de onun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Şeytan da onları (dönüşü olmayan uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.)” (Nisa: 60)

 

“Onlara “Allah'ın indirdiği (Kur'an)'a ve Peygambere gelin denildiği zaman o münafıkların senden yüzçevirip kaçtıklarını da görürsün.” (Nisa: 61)

 

“Deki; Allah'a ve Rasülü'ne itaatta, eğer yüzçevirirlerse muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.” (Ali-İmran: 32)

 

“......... Sana da (Ey Muhammed) zikri indirdik ki, insanlara (kendileri için) indirileni açıklayasın, taki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl: 44)

 

“Allah'a ve peygambere itaat edin ki, size merhamet olunsun.” (Ali-İmran: 132)

 

“Kim Rasüle itaat ederse, Muhakkak Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

“Aralarında hükmetmek için Allah ve Rasülü'ne çağrıldıkları zaman, mü'minlerin sözü sadece işittik ve itaat ettik demeleridir, îşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur: 51)

 

“Peygamber size ne getirdi ise onu alın; size de neyi yasak etti ise ondan uzak durun.” (Hasr:7)

 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

 

“Size iki şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz. O da Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasulü'nün sünnetidir.” (Imam Malik, el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93)

 

Allah'a hamdu sena eder, Rasülü Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e onun tertemiz ailesine, ashabına ve onların sünnetine tabi olanların üzerine kıyamete kadar salat-u selam olsun.

 

 Asrımızda, müslümanların içinde bulunmuş oldukları duruma baktığımızda şunu görmekteyiz; Adil ve Hakim olan Allah'ın bir topluma gönderdiği belalar, onların isyanları Allah ve Rasülü'nün emirlerine muhalif davranmaları yüzündendir. Özellikle halkı müslüman olan ülkelerin fertleri Kur'an ve sünnetten uzaklaşıp, şirk düzenlerinin hakimiyetinden dolayı bir çok fitne ve zorluklarla yüzyüzedir. Neticede ister itikadi, ister amelî olsun kitap ve sünnetten uzaklaşma en korkunç bir şekliyle bugün gözler önündedir. İslam sadece namaz ve oruçtan ibaretmiş gibi kabul edilmektedir. Sünnetin ise; yerini bid'at ve hurafeler almış, sünnete uygun İslamî bir yaşayış tarzı üzerine Avrupa-i bir yaşayış tarzı her yönüyle tercih edilmiştir.

 

Nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil ettikleri ülkelerde müslümanlar, kendi inançlarına göre yaşayamazlar. Sebebi ise, Islam'ın hakim olmayışı, küfür rejiminin, tağutun müslümanlar üzerindeki hâkimiyetidir. Buna da fırsat veren müslümanların bizzat kendilerinden başkası değildir.

 

Diğer bir etkene gelince; müslümanların çeşitli fırkalara ve görüşlere ayrılmalarında, ihtilaf ettikleri meselelerde îslamî bir tavırla, kitap ve sünneti hakem kılmayışlarından dolayıdır.

 

Bu günkü din anlayışımız şundan ibarettir; falan hoca şöyle der, bizim görüşümüz  budur. Biz böyle gördük biz ayetten ve hadisten anlamayız ve buna benzer nice sorular müslümanların çoğunda hakim olan yanlış bir anlayış ve davranış, kitap ve sünneti devreden çıkarıp onları rafa kaldırıp hükümsüz kılmak asrın uğraşısı haline gelmiştir.

 

Dolayısıyla Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in bütün insanlara örnek olsun diye ortaya koyduğu tertemiz sünneti ihmal ve gözardı edilmekdedir.

 

Evet bugün müslümanların zafere ulaşamamalarının en büyük sebebi; islam'dan uzak olmaları, nefiscilik, taassub, söz ve amellerinin bir olmayışından, ihtilaf ve anlaşmazlık anında, kitap ve sünneti hakem tayin etmediklerindendir. Oysa Allah ve Rasulü birlik, ve beraberliği emretmekte, açık delil olduğunda, ona tabi olmayı kesinlikle ayrılığa düşmemeyi emretmektedir.

 

Şimdi bu gerçeğin ışığı altında ümmete düşen; Kur'an ve sünnete ittibaın gerekliliğini ve sahih hadisle amel etmenin önemini, görev bilip artık boşa geçirmiş olduğu zamanlarını hatırlayıp, hemen Rabbani kaynak olan Allah'ın kitabına ve Rasülü'nün sünnetine dönmesidir. Kurtuluş ancak kitap ve sünnetle amel etmemizle mümkündür.

 

“.... Ben gücümün yettiği kadar İslahtan başka bir şey arzu etmem. Benim basarım, ancak Allah'ın yardımıyledir. Ben yalnız O'na güvenip O'na dayandım ve yalnız O'na dönerim.” (Hud Süresi: 88)

 

Tevfik ve hidayet Allah'tandır. Selam; Kur'an ve sünnete tabi olanların üzerine olsun.

 

ALLAH, RASULUNE UYMAYI EMRETMİŞTİR

 

Allah Teala, Rasülü sallallahu aleyhi ve selleme  göndermiş olduğu vahye uyması için şöyle emir buyuruyor:

 

“Ey Peygamber! Allah'tan kork. Kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah bilendir. Hakimdir (her şeyi en iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir). Sen sadece Rabbinden sana vahyedilene uy. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Ahzab: 1-2)

 

Bir diğer ayetlerinde de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Rasulüm Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka ilah yoktur. O'na ortak koşanlardan yüz çevir.” (En'am: 106)

 

Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey Rasulüm! Sonra seni din konusunda apaçık bir şeriat (düzen) sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin isteklerine (heva ve heveslerine) uyma.” (Casiye: 18)

 

Allah Azze ve Celle, bu ayetlerde insanlara Rasulü için kendisine vahyolunana uymasını farz kıldığını beyan etmektedir. Çünkü kulların faydasına olan düzeni, yani şeriatı en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine bunu emrederek kafir ve münafıkların yolundan menetti. Hatta onların düzenlerini bile ortadan kaldırmayı da bu emirleri arasında ifade buyurdu. Allah katında olmayan her sistem, ancak heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir.

 

“Akıl sahibinin kesinlikle bildiği gibi Allah'ın Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine vahyolunana uyma emri, bizim için de bir emirdir.” (Imam Şafii; er-Risale)

 

ALLAH, PEYGAMBERÎNE VAHYETTİĞİNİ ÎNSANLARA TEBLİĞİNİ EMRETMÎŞTÎR

 

Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

 

“Ey peygamber! Rabbın'dan sana indirilen ayetleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'ndan gelen risaleti tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah şüphesiz kafir bir kavme hidayet etmez.” (Maide: 67)

 

Bu ayetin tefsirinde, İbnu Kesir -Allah ona rahmet etsin- şöyle der: “Allah Teala'nın kulu ve aynı zamanda Rasulü, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e hitaben göndermiş olduğu vahyi insanlara tebliğ etmesini ve açıklamasını emretmektedir. Ayet-i kerîmede de açıklandığı üzere, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem risalet görevini tam manasıyla yerine getirmiştir. Aynı zamanda Yüce Allah'ın her emrine uymuş, ve onu en güzel şekilde yaşamıştır. Çünkü onun ahlakı Kur'an'dır.

 

Devamla İbnu Kesir şu ifadelere yer verir: “Allah Rasülü'nün kendisine vahy edileni tamamen açıkladığına işaret eden bir çok hadis vardır. Nitekim bunlardan biri, Aişe -Allah ondan razı olsun-  validemizden rivayetle gelen Mesruk hadisidir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim sana derse ki, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Kendisine vahyedilenden bir şey gizledi. Muhakkak ki yalan söylemiştir. Çünkü Allah: “Ey peygamber! Rabbin'den sana indirileni tebliğ et...” (Müslim, İman: 1/287)

 

Eğer tebliğ yapmazsan peygamberlik görevini yerine, getirmemiş olursun.

Yine bu ayetin tefsirinde, İbnu Kesir, İbnu Abbas'tan nakille der ki: “Yani sana indirilenden bir ayet dahi gizlersen, peygamberlik vazifesini yerine getirmiş olmazsın.”

 

“.... Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın diye. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (Nahl: 44)

 

Ayetin tefsiriyle ilgili olarak İbnu Kesîr: “.... însanlara vahyedilenleri açıklayasın diye....” (Nahl: 44) Rabbinden sana verilen ilim yani Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Ademoğlu'nun efendisi ve yaratılanların en faziletlisidir. Allah tarafından kendisine indirilene tabi olup buna düşkünlüğü sebebiyle vahyi en güzel şekliyle tebliğ ederek mücmel (kapalı) olanı ayrı ayrı tafsil etmiştir, müşkil (zor) olanları da beyan buyurmuştur, demiştir.”

 

Yüce Allah buyurur ki:

 

“Bu kitapta sana her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için de müjdeci olarak indirdik.” (Nahl: 89)

 

“Bu kitapta sana her şey için bir açıklama....” ayetin tefsirini İbnu Kesir Imam Evzaî'den, sünnet olarak nakletmektedir:

 

“İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun- er-Risale adlı eserinde Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in, Allah'ın hidayetine tabi olduğuna ve ona sımsıkı sarıldığına kendisinin de şahitlik ettiğini söylüyor. Aynı zamanda şöyle buyuruyor:

 

“İşte sana da ey Muhammed! Emrimizden bir ruh (Kur'an)'ı böyle vahyettik. Önceden sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayet edeceğimiz bir nur kıldık. Kuşkusuz sen de, bu kitap vasıtasıyla, insanları dosdoğru yola iletiyorsun.” (Şura: 52)

 

İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun- er-Risale adlı eserinde ele aldığı bir hadiste Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu bildiriyor: “Allah Teala'nın emrettiği hiçbir şey yoktur ki, size emretmiş olmayayım, sakındırdığı hiçbir şey de yoktur ki, sizi ondan sakındırmış olmayayım.”

 

Bu hadisinde açıklık getirdiği gibi muhakkak ki Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın kendisine göndermiş olduğu risaletini insanlara tamam olarak tebliğ etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“Bugün size dininiz! ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak da sizin için islam'ı seçtim.” (Maide:3)

 

“Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık doğru yol üzere bıraktım. Ondan sapan mutlaka helak olur buyurmaktadır.” (Ahmed b. Hanbel Müsned 4/126 - İbnu-i Mace; 43 ve Ebu Davud)

 

Veda haccında Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem. Ya Rabbi risaletini tebliğ ettim. Ya Rabbi şahid ol!” (Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hac: 1/147) diyerek elçilik görevini yerine getirdiğini çok açık bir dille bildirmiştir. Bundan dolayı biliyoruz ki, şeriatımız birdir. Bazılarının sandıkları gibi, zahir ve batın olmak üzere iki ayrı şeriatımız yoktur. Bu konuyu bu küçük risale içerisinde açıklama imkanım yoktur. Çünkü bu konuda ileri sürülen hadisler mevzu, yani uydurmadır.

 

İmam-ı Şafiî er-Risale isimli kitabında şöyle diyor:

 

“Allah'u Teala'nın hüküm vermeyip de Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in koyduğu hükümler Allah tarafından konulmuş gibidir.” Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor;

 

“.... Şüphesiz sen de bu Kitap vasıtasiyle insanları dosdoğru yola iletiyorsun.” “Hem de göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna... Bilesiniz ki bütün işler Allah'a varır.” (Şura: 52-53)

 

ALLAH VE RASULÜNE İTAAT ETMENİN EMRî VE MUHALEFETTEN SAKINMAK

 

Yüce Allah buyurur ki:

 

“Allah ve Rasulü bir şeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mü'mine kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

Başka bir ayette de:

 

“Her kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte böyleleri kıyamet gününde Allah'ın kendilerine nimet verdiği, peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa: 69)

 

“Kim Rasule itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

“Ey müslümanlar! Peygamberi kendi aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmayın. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

Yüce Allahın: “O'nun emrine aykırı davranmaktan sakınsınlar” ayetinin tefsirinde İbnu Kesir, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in  emrine, yoluna, metoduna, sünnetine ve şeriatına aykırı hareket edenler, bundan sakınsın. Zira söz ve ameller, onun sözleri ve amelleriyle ölçülüp değerlendirilir. O'na uygun olanlar kabul edilir. O'na uygun olmayanlar ise, söyleyeni ve yapanı her kim olursa olsun, kendisine geri çevrilir. Nitekim Buhari ve Müslim'in sahihlerinde ve başka eserlerde de rivayeti sabit olduğuna göre, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 

“Her kim, bir amel işler de, o amel hakkında bizim bir emrimiz yoktur o amel merduttur (yani geçersizdir).” (Müslim 1719, Buhari, Sulh: 5, İ'tisam: 221, Müslim: 1719, İbnu Mace, Mukad­dime: 14,

Ebu Davud: 4606)

 

 Aişe -Allah ondan razı olsun-'den gelen bu hadisde reddin manası; kabul edilmez, batıldır, yani amel edilmez. Bu hadis İslam'ın temel kaidelerinin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu Allah Rasulü'nün sözlerinin toplandığı yerdir. Aynı zamanda bid'at ve hurafelere açık  bir reddiyedir. Bu bid'atlar eski veya yeni de olsa asla değişmez.

 

Yani gizli ya da açık olarak Allah Rasülü'nün şeriatına aykırı hareket edenler, muhalefet etmekten korkmaları ve sakınmaları gerekir.

 

“Fitne ve bela gelmesinden” yani; kalplerde küfür, nifak ve bid'at gibi.

 

“Elemli bir azap isabet etmesinden” ise, dünya hayatında öldürme, had cezası uygulanması veya hapis vb. şekilde bir fitnenin gelmesinden sakınsınlar.

 

“Başlarına fitne ve bela gelmesinden veya çok elemli bir azab isabet etmesinden sakınsınlar” ayeti hakkında İmam Kurtubî, Allah'ın emrine aykırı davranmalarından dolayı, Allah onlara gereken cezayı verecektir.” Buradaki “fitne” öldürme anlamındadır, İbnu Abbas ve daha başkalarının da dedikleri gibi Rasülullah'ın emrine muhalefet etmelerinden' dolayı kalpleri mühürlenmiştir.

 

İmam Şatibî, “el-İ'tisam” adlı kitabının (1/132) de şöyle zikretmektedir:

 

“Zübeyr İbnu Bekkar dediki, Malik İbnu Enes'in -Allah ondan razı olsun- şöyle dediğini işittim: “Bir adam ona gelerek, ey Ebu Abdullah! Hac yapmak için ihrama nereden gireyim, der. Malik:

 

“Rasulullah'ın ihrama girdiği yer olan, zu'1-Huleyfe'den gir” der. Adam, “Ben Mescid-i Nebevi'deki, Rasülullah'ın kabrinin bulunduğu yerden ihrama girmek istiyorum” der. Malik -Allah ondan razı olsun-, “Sakın bunu yapma. Çünkü basına bir bela gelmesinden korkarım” der. Adam: “Ne fitnesiymiş bu? Ben sadece Rasülullah'ın ihrama girdiği yerden, bir kaç mil geriden ihrama girmek istiyorum” der. Bunun üzerine Malik b. Enes -Allah ondan razı olsun-, “Rasülullah'ın kısaltarak faziletlendirdiği mesafeyi, başka birinin gelip uzatmasından daha büyük bir fitne olabilir mi? Ben Yüce Allah'ın bir ayetinde şöyle buyurduğunu duydum: “Bu itibarla Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”

 

Daha sonra İmam Şatibî sözüne devamla der ki: “İmam Malik'in (Allah ona rahmet eylesin) bu fitneyi ayetin tefsiri olarak zikrettikten sonra zira onlar bid'at ehli, Allah'ın kitabında, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde zikredilenlere göre değil de, akıllarının kendilerine çizmiş olduğu yoldan giderler.”

 

Bu duruma benzer bir olay da İbnu Mes'ud -Allah ondan razı olsun-'dan, İbnu Vaddah rivayet etmiştir, İbnu Mes'ud der ki: “Sizler, Rasülullah'ın yoluna değil de başka yolu doğru kabul ediyor ve sapıklık günahına sımsıkı sarılıyorsunuz?” Sözlerini bir gün çevresinde topladığı topluluğa vaaz eden bir adamın yanından geçerken, bu adamın söylediklerine körü körüne uyan topluluğa söylemiştir. Adam etrafında topladığı topluluğa şöyle diyordu:

 

“İçinizden kim şu kadar şu kadar 'Sübhanallah' derse Allah ona acır, rahmet eder. îçinizden kim şu kadar 'Elhamdülillah' derse, Allah ona acır ve rahmet eder.” (Sünen-i Darimi: 1/210, Mecmeu'z-Zevaid, 1/181. Hadisin merfu için bkz. Müslim, Müsafir 275 (1/563) İbnu-i Mace, Mukaddime, 12 (1/59), Ahmet b. Hanbel, Müsned; 1/380,404.)

 

Muhakkak Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Kim bana itaat ederse cennete girer. Her kim de bana karşı çıkarsa imtina etmiş olur, cennete giremez” diye buyurmuştur. (Buhari; Kitabu'l-î'tisam bi'1-Kitabı ve's-Sünneti; 15/12)

 

Yine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “îçinizden hiç birinizin koltuğuna yaslanmış bir vaziyetteyken benim emir ve nehiylerimden biri ulaştığında başkasını bilmem, biz Allah'ın kitabında gördüğümüze uyarız, dediğinizi sakın görmeyeyim” diye buyurdu. (Ebu Davud, Sünnet, 6 (5/12); İbnu-i Mace, Mukaddime; 2, Tirmizi; ilim; 2665)

 

ALLAH RASÛLÜ SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'ÎN SÜNNETÎNE TABÎ OLMANIN FARZÎYETÎ

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

“Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Allah şüphesiz lütuf sahibidir. Her şeyden haber­dardır.” (Ahzab:34)

 

“Allah, kendilerine içlerinden ayetlerini onlara okuyan, onları maddî ve manevî pisliklerden temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle mü'minlere şüphesiz büyük lütufta bulunmuştur. Oysa önceden onlar apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.” (Ali İmran: 164)

 

İmam Şafiî er-Risale adlı eserinde, bu ayet-i kerîmelerde Yüce Allah, kitap ve hikmeti zikretmektedir. Kitaptan gaye, Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an ilmini bilen ilim ehlinden işittiğime göre hikmet; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'm sünnetidir. Buradaki konumuzda söylenene en yakındır. Doğrusunu ise Allah bilir demiştir. Zira Kur'an-ı Kerîm bir zikirdir. Hikmetse Kur'an'a tabi kılınmıştır. Yüce Allah kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu husus, dikkat edilirse hikmet Allah Rasülü'nün sünnetinin dışında başka bir şey değildir. Dolayısıyla bundan başka bir şey söylemek doğru değildir. Diğer taraftan Allah Rasülü'ne itaati farz kılmıştır. Aynı zamanda insanların Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmalarının farziyetini açıklamıştır. Ancak Allah'ın kitabı, sonra da Rasülullah'ın sünneti farzdır gibi bir söz söylemek asla caiz değildir.

 

Allah'ın kitabında ve Rasulü'nün sünnetinde yer alan hükümlerin dışında herhangi bir söze farz demek doğru değildir. Şurası açıktır ki, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'ın sünneti, hem “Amm” (umumiliği) ve Hass”ı (hususiliği) delillerle açıklamıştır. Sonra Allah Teala hikmeti kitabıyla birlikte anmış ve birbirine tabi kılmıştır. Takdir edilir ki, Allah bu hususiyyeti Rasülü'nden başka hiçbir yarattığına vermemiştir.

 

Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesinlikle biliniz ki, bana Kur'an-ı Kerîm ve O'nun bir misli verilmiştir. Karnı tok bir hale rahat koltuğuna oturarak şu Kur'an'a sarılınız, onda helal olarak ne görmüşseniz, onu helal kabul ediniz, neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kılınız” diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. Şüphesiz ki, Allah Rasülü'nün haram ettiği, Allah Azze ve Celle'ın haram ettiği şey gibidir.” (Ahmed bin Hanbel Müsned: 2/367,4/132, Ebu Davud, Sünnet: 6, (5/10), İmare;33, Tirmizi, İlim: 10, İbnu-i Mace: 2) Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

 

“Size iki şey bıraktım ki, onlara tutundukça asla sapıtmayacaksınız, Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasülü'nün sünnetidir.” (Buhari: 1/24, İmam Malik el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93)

 

 Ömer -Allah ondan razı olsun- bir gün Tevrat'tan bazı nüshalarla, Allah Rasülü'nün huzuruna gelerek dedi ki: “Ey Allah'ın Rasülü! îşte bunlar Tevrat'tan bazı nüshalar, oysa buna sükut etti. Ömer bu nüshaları okumaya başladı. Buna karşı Allah Rasülü'nün yüzü kızarıyordu. Ebu Bekir -Allah ondan razı olsun-, bu sırada Ömer'e dedi ki: “Annesiz kalası herif! Allah Rasülü'nün yüz ifadelerini görmez misin? Ömer Allah Rasülü'nün o halini görünce şöyle dedi: “Allah ve Rasulü'nün gazabından Allah'a sığınırım. Rab olarak Allah'ı, din olarak islam'ı ve Nebi olarak da Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e razı olduk.” Bunun üzerine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa (a.s.) çıka gelseydi ve beni bırakıp da ona tabi olsaydınız, doğru yoldan sapıtmış olurdunuz. Eğer o hayatta olup benim peygamberliğime ulaşsaydı bana tabi olurdu.” (İmam Ahmed, Müsned, 3/470-471, ve Darimi 1/441, el-Musannaf: 10/313-334, Mecmeu'z-Zevaid, 1/173-174, 182)

 

“Bir kavme ne oluyor ki, benim yaptığım şeyden kaçınıyorlar. Allah'a yemin olsun ki ben Allah'ı onlardan daha çok tanıyorum ve daha çok korkuyorum.”

 

Imam Şafiî; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in, Allah'ın kitabıyla birlikte koyduğu hükümlerin yanı sıra Allah'ın kitabında nass halinde bulunmayan hükümler de koymuştur. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ne hüküm koymuşsa, Allah bizi o hükme tabi olmak ve itaat etmekle mükellef kıldı. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmamayı hiç bir mazeret bile kabul edilmeksizin  günah ve kötülük olarak kabul etmiştir. Allah Teala kullarının Rasülü'nün sünnetinden ayrılmaları için hiç bir yol bırakmamıştır” diyor. Imam Şafiî bir başka güzel ifadesinde (Allah ondan razı olsun) şöyle diyor: “Allah'ın kitabındaki hükümlerle, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'ın sünnetindeki hükümler ihtilaf etmezler (çatışmazlar). Bilakis bütün hallerde beraberdirler. Kim Allah Rasülü'nden alırsa muhakkak ki Allah'tan almıştır. Çünkü Allah Rasülü'ne itaati farz kıldı. Yine dedi ki; “Kim Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'den doğruluğu sabit bir söz işitirse onu başkasına öğretmesi gerekir.” Bundan da anlaşılan mana mezhep sahibine, sahih hadis delil olduğu zaman, hadisle amel etmeyi terketmesi caiz olmaz. Ancak şu kadarım söyleyebiliriz ki, sünnet hakkında cehalete düşer ve sırf o sünneti bilmediği için aykırı bir görüş söyleyebilir veya tevil edebilir.”

 

Imam Şafiî: “Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti Kur'an-ı Kerîm'le beraber iki yönde anlaşılabilir” dedi. Bundan ilki:

 

“Kur'an-ı Kerîm'in nassı, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Azze ve Celle'nin indirdiği vahye aynen tabi olmuştur, îkincisiyse; Kur'an-ı .Kerim'deki ayetlerin muradını Allah'dan gelen vahiy olarak beyan etmiş ve nasıl farz kılındığım da açıklamıştır. Amm ve Hass bakımından kulların ne şekilde amel edeceklerini, bunu ne şekilde anlamaları gerektiğini bildirmiştir. Bu iki hususta Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kitabına tabi oluyordu.

 

 Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinin dindeki yeri reddedilmez değerdedir. Çünkü vahiy ürünüdür. Allah hakkında hüküm vermeyip de, Rasulullah'ın verdiği hükümler, Allah tarafından verilmiş hükümlerle aynı kabul edilir. Müslüman olarak bilmeliyiz ki, Rasülullah(s.a.v.)'in Kur'an'a ilişkin açıklamaları ve Kur'an'ın pratik hayatta yaşanır hale getirilmesi demek olan sünnetin Asr-ı Saadet (saadet asrı)'nda olduğu kadar bizim toplumumuz için de geçerli olduğunu kabul etmek şer'î bir zorunluluktur. Kur'an'ı, kendisine indirilen Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'den daha iyi anladığını iddia eden yalnızca yalancıdır. Kur'an adına hareket ettiğini iddia ederek sünneti reddedenler, kesinlikle samimi değillerdir. Allame imam Şevkanî'nin deyimiyle Sünneti Mutahhara'nın ahkam koyması konusundaki hüccet oluşunun kesinliğine rağmen onun İslam hukukundaki yerine karşı çıkanlar ancak İslam'dan nasibi olmayanlardır.” (İmam Şevkanî, İrşadu'l-Fuhul, s. 29)

 

Çünkü sünnetin reddini ifade eden Kur'an'da tek bir ayet bile bulunamaz. Oysaki sünnete uymayı emreden pek çok ayet mevcuttur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana kitabı indirdik ki, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye.” (Nahl: 64)

 

 

“O peygamber hevasından konuşmaz. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiy­dir.” (Necm: 3-4) Abdullah b. Amr şöyle der: “Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'dan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve “Rasülullah kızgınlık ve sükunet halinde konuşan bir insan iken ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın? dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Rasulullah'a anlattım. Eliyle ağzını işaret ederek; Yaz nefsim   elinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz” buyurdu. (Ebu Davud; 2/343) “Kim Rasule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

Sünnet inkarcılarının durumu, Kur'an-ı Kerîm'de haber verilen Allah ile Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’inin arasını ayırmak isteyenlerin durumu gibi apaçık bir küfrü hatırlatmaktadır. Yüce Allah onlar için şöyle buyuruyor:

 

“Onlar ki, Allah'ı ve elçilerini inkar ederler. Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, kimine inanırız, kimini de inkar ederiz derler. Bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar kafirlerin ta kendileridir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır.” (Nisa: 150-151)

 

Kur'an'a iman etmek kişiyi, “La ilahe illallah” tevhidinin, Rasulullah'ın sünnetine inanmak ise kişiyi, “Muhammedün Rasülullah” şehadetini tahkike götürür. Zaten “Muhammedün Rasülullah”, şehadetinin manası, Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek, haber verdiği hususlarda, onu doğrulamak, onun nehyettiği kötülüklerden kaçınmak ve istenildiği şekilde Allah Azze ve Celle'ye ibadet etmektir. Her kim; “Ben sünnetin amele taalluk eden yönünden başkasına inanmam” diyorsa, işte onun durumu. Yüce Allah'ın şu hükmünün içine girer:

 

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler.” (Bakara: 85)

 

 Kim “Ben Kur'an'dan başka bir şeye ne inanır, ne de amel ederim” derse, bu kimse tıpkı şöyle konuşan kişiye benzer: “Ben Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ederim. Fakat Muhammed'in onun Rasülü olduğuna şehadet etmem” manasına gelir ki, böyle bir şehadetin de geçersizliğinde asla bir kuşku yoktur. Yüce Allah'ı seviyorsanız, bana uyun! Ki Allah da sizi şevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i îmran: 31)

 

Ne zaman ki İslam ümmeti; peygambere uyma, ona itaat etme, emirlerine boyun eğme ve teslim olma gibi hususlarda tam bir bozgunluk sürecine girmiş olduk­ları halde, yine de Rasülullah'ı sevdiklerini ileri sürmüş iseler de, işte bu iddia, tevhidi olmayan his, vicdan, Kur'an ve sünnet açısından batıl ve yalan bir iddiadır. Bunun aksini iddia eden varsa delilini getirsin. Neticeden her şeyin içyüzünün ortaya çıktığını görecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır, Rabbine andolsun ki, onlar aralannda ihtilafa düştükleri zaman, içlerinde bir burukluk duymadan verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.” (Nisa: 65)    

 

ÎHTÎLAFLARI ALLAH VE RASULÜNE GÖTÜRMENÎN FARZ OLDUĞU HAKKINDAKİ EMÎR

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

“Allah ve Rasulü, bir şeye kükmettikleri zaman, mümin erkek ve mümine kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

Müfessir İbnu Kesir; “Bu ayet-i kerîme genel olarak tüm meseleleri içine alır. Şöyleki, Allah ve Rasülü bir şey hakkında hükmettiği zaman hiçbir kimsenin ona muhalefet etmesi, hiçbir görüşü ve sözü Allah ve Rasülü'nün emrinin önüne geçirmesi mümkün değildir” dedi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamberede itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürünüz. Bu hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisa: 59)

 

İbnu Kesir -Allah kendisinden razı olsun-, bu ayetin tefsirinde der ki:

 

“Allah Teala'ya itaat ediniz, yani Allah'ın kitabına uyunuz. Ve Rasulü'ne itaat ediniz. Rasulullah'ın sünnetinden alınız. Sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Yani Allah'a isyan olmadıkça, Allah ve Rasulü'ne itaat ettikleri müddetçe emirlerine itaat ediniz.”

 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İtaat ancak maruftadır”. (Buhari, Ahkam: 4, Müslim, İmarat: 39-40) Çünkü “Allah'a isyan konusunda yaratılmışa itaat yoktur” gerçeği açık bir şekilde ifade eder.

 

“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün” ayeti hakkında seleften Mücahid ve başkaları şöyle diyor: Yüce Allah bu emri, insanlara, dinin usul ve füru meselelerinde ihtilaf ettikleri zaman, ihtilaflarını, işte bu Allah'ın emri olan kitap ve sünnetle halletmelidirler. Allah'ın buyurduğu gibi: “De ki, ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek ancak Allah'a mahsustur.” (Şura: 10)

 

Kim bir işin doğruluğuna, kitap ve sünnetten delil getirerek hükmederse işte bu haktır. Haktan sonra ancak sapıklık vardır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurur:

 

“Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız”, yani aranızda çekişmiş olduğunuz meselelerde bilgisizliğinizi, düşmanlığınızı bırakarak o meselede Allah'ın kitabı ve Rasülullah'ın sünnetiyle muhakeme edin. “Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız”. Bu ayet-i kerîmenin, bu­nun üzerine delil olmasıyla, her kim ki, ihtilaf anında kitap ve sünnetle hükmetmezse ya da ihtilaflarını kitap ve sünnete götürmezse, o Allah'a va ahiret gününe inanmıyor demektir. “Bu, hem hayırlı”, yani Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle hükmetmek ihtilafı bu ikisine götürmeniz, sizin için hayırlıdır. “Ve netice bakımından daha güzeldir.” Sonuç olarak kazanç bakımından daha güzeldir.

 

O Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in vermiş olduğu hüküm ister gizli olsun, ister açık olsun her zaman bağlanması gereken bir farz ve hak olduğunu kimsenin böyle bir hakka ve farza uymamazlık etmemesi gerektiğini bildirerek şöyle buyuruyor: “Sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan ona tam bir teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olamazlar.” Yani seni hakem olarak tayin ettikleri zaman kesinlikle ve içtenlikle iman ve itaat ederler, hakemlik yaptığın konuda hiçbir zaman kendi nefislerinde bir sıkıntı duymayacaklardır. Onun hükmünü açık ya da gizli olsun eleştirmeyeceklerdir. Herhangi bir engel ve savunmaya başvurmaksızın tam bir teslimiyetle verdiğin hükmü kabullenip teslim olacaklardır.

 

Ne zaman sünnet sahih olursa, imamın görüşü terkedilip sünnet ile amel edilmesi gerekir, ihtilaftan kurtuluşun yolu da budur. İhtilaf anında sünnete bağlılığın gerekliliği hakkında Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

 

“Sizin içinizde hayatta kalanlar bir çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizin üzerinize düşen benim sünnetimle hidayete nail olan Hulefa-i Raşidîn'in sünnetinden ayrılmayınız. Azı dişlerinizle ona sımsıkı sarılınız. Din adına dinde olmayan işlerin sonradan uydurulmasından sakının, zira dinde her sonradan uydurulan bid'attır. Her bid'atta sapıklıktır. (Ebu Davud, Sünnet; 4607, Tirmizi, İlim: 16, İbnu-i . Mace, Mukaddime; 6, 1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96)

 

TAKLİT EN TEHLÎKELÎ TARTIŞMALARIN BAŞINDA GELÎR

 

Allah Azze ve Celle buyuruyor ki:

 

“Allah'a ve Rasülü'ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve kuvvetiniz yok olup gider. Sabredîn; şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal: 46)

 

Allah Azze ve Celle hezimete uğramanın sebebi olarak çekişmeyi haber vermektedir. Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle hükmettiğimiz zaman çekişme olmayacaktır. Çünkü insanlar kendi görüşleri üzerinde taassub sahibi olduklarından veya delile bakmaksızın başkalarını taklid ettikleri zaman çekişme meydana gelmektedir. Bundan dolayı sahabe (Allah onlardan razı olsun) onlara baktığımızda bütün meselelerde onlar, yine kendi içlerinden olan başka birini taklid etmiyorlardı, îşte onlardan; Ebu Bekir ve Ömer -Allah ondan razı olsun-'a bunun gibi dört  imam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) ve başkaları kendi görüşlerinde taassub göstermeyip, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in hadisine kendi görüşlerini terkediyorlardı ve delillerini bilmeksizin başkalarınin da kendilerini taklid etmelerini men ediyorlardı. Gerçek olan bir şey varki, onlar insanların en hayırlılarıydılar. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in dediği gibi “insanların en hayırlısı benim zamanımda yaşayanlar (sahabe) ve sonrakiler (tabiin) ve ondan sonra gelenler (tebe-i tabiin)'dir” demiştir. (Buhari, Müslim, Fadaili's-Sahabe; 7/211, Buhari, Şehadet 5/190, Tirmizi, Fiten: 2222)

 

Allah ve Rasulü hüküm verdiği zaman kendilerinden ne bir söz söylüyor ne de bir amelde kesinlikle bulunmuyor­lardı. Onun sünnetine azı dişleriyle sımsıkı bağlanıyorlardı. Allah Rasülü'nün vasiyet ettiği gibi: “.... O halde sizler benim sünnetimle hidayete ermiş Raşit ve yol gösterici halifelerin sünnetinden ayrılmayınız. Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle tutun, (dinde) sonradan uydurulmuş işlerden sakının. Çünkü dinde sonradan uydurulan her şey bid'attır, her bid'at sapıklıktır.” (Ebu Davud, Sünnet; 4607, Tirmizi, İlim: 16, İbnu-i Mace, Mukaddime; 6, 1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96)

 

Şüphesiz; sünnet üzere olmayan bütün amellerin bid'at olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle ameli uygulamak büyük bir imam tarafından söylenmiş olsa bile caiz değildir. Bu konuda “O hakkı ararken hataya düşer, ictihad ettiğinde yetersiz kalırsa hatasından dolayı sorulmaz, ceza görmez, ecir alır. Bu ecir ictihadından dolayıdır. Hatası da affedilmiştir.” Kendilerine nass ulaşmadığından gerek selef, gerekse halef alimlerinden çoğu içtihad etmişler, zayıf hadisi sahih; ayeti değişik manada yorumladığından ya da kuvvetli bulduğu görüşten dolayı bir takım söz ve davranışlarında farkında olmadan bid'ate düşmüşlerdir. Kendilerine ulaşmayan deliller (nasslar konusunda), Rabbinden gücü yettiğince korkarsa; “Ey Rabbimiz! Unutmuş veya hata etmişsek bizi sorumlu tutma” (Bakara: 286) ayeti onda tahakkuk eder. “Allah Teala (bu duaya mukabil olarak); “Sorumlu tutmadım” buyurmaktadır. Bu hadis sahihdir.  Allah Rasulü'nün sahabesi hiç bir zaman taassub yapmıyordu.

 

Allah Teala şöyle buyuruyor:

 

“(Ey Müslümanlar!) Peygamberi kendi aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmaym. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla, Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarina bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

“Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasülü'nün önüne geçmeyin (onlardan önce bir şey hakkında hüküm vermeyin) Allah'dan korkun şüphesiz Allah işiten ve bilendir.” (Hucurat: l) Bir başka ayetinde;

 

“Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine davet olunan mü'minlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte kurtuluşa erenlerde bunlardır.” “Kim Allah'a, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine itaat eder ve ondan korkar, sakınırsa işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Nur: 51-52)

 

Bundan dolayı selef-i salihin (Allah onlardan razı olsun) Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine sımsıkı sarılarak sünnete muhalif bütün sözleri reddediyorlardı.

 

İMAMLARIN SÖZLERÎ

 

Muhakkak ki dört imam ve başka hidayet imamları, Allah onlardan razı olsun hadis ne zaman sahih olursa hadisle amel edilmesinin mahiyetinin açıklamışlardır. Buna da kendi sözleri açıklık getirmektedir. Çünkü onlar hiçbir zaman hadise muhalefet etmemişlerdi; aynı zaman taklidden de kaçıyorlardı. İşte müctehid imamların, sünnete uymakla sünnetle çelişen görüşlerini terketmekle ilgili görüşleri:

 

İmam Ebu Hanife -Allah ondan razı olsun-: Allah ona rahmet etsin, o şöyle diyor: “Hadis sahih olduğu zaman benim mezhebim (görüşüm) odur.” (İmam İbnu Abidin'in el-Hasiye c.l, sh. 63 ile Resmu'l-Müfti, Mecmuati Resaili İbnu Abidin, c.l, sh.4. Şeyh Salih el-Fullani'nin “îkazu'l-Himem'de sh.63 ve İbnu Abidin'in İbnu'ş-Şahne'ye ait”Şerhu'l-Hidaye'den naklettiğine göre şöyle deniliyor:Hadis sahih olduğu zaman mezhebin görüşü'ile çelişse de onunla amel edilebilir.”Ve kişinin mezhebi hadisin hükmü olur. Hadisle amel etmek mezheb taklidcisi kişiyi Şafı veya Hanefi olmaktan çıkarmaz, imamın bu sözü İbnu Abdi'l-Berr, Ebu Hanife ve diğer imamlardan rivayet etmektedir. Şeyh muhaddis Muhammed Nasuruddin el-Bani ise şöyle diyor: Bu söz imamların ilim ve takvadaki olgunluklarındandır. Öyleki bu alimler sünnetin tamamını bilmediklerine işaret etmişlerdir. Bazen onlardan kendilerine ulaşmamış bir sünnete ters görüş çıkmakta ve bu durumda meseleyi öğrenince bize sünnete uymamızı emretmişlerdir. (Hadislerle Namaz Kitabı sh. 20)

 

“Hadis sahihse benim mezhebim odur.” (Allah onlardan razı olsun) Sözü bazı yerlerde sünnetin yorumu manasında alınmaktadır.

 

“Nereden aldığımızı bilmedikçe, hiç kimseye bizim görüşümüz ile amel etmesi helal olmaz.” (İbnu Abdi'1-Berr el-İntika fi Fezaili Selaseti'l-Eimmeti'l-Fukaha sh. 145)

 

Başka bir rivayette şöyle demiştir: “Dayandığım delili bilmeden benim görüşüm ile fetva vermek haramdır. Bir rivayette de şu fazlalık vardır. Biz birer insanız, bugün bir söz söyleriz yarın ise ondan vazgeçeriz.”

 

Başka bir güzel sözünde şöyle der: “İçlerinde hadisle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar kurtuluş içerisindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa bozulurlar. Allah'ın diniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız. SÜNNETE tabi olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır. (Mizanü'l-Kübra eş-Şerani 1/51)

 

İmam Ebu Hanife'nın -Allah ondan razı olsun- buna benzer sözleri daha vardır. Diğer taraftan İmam Malik -Allah ondan razı olsun-  Muvatta isimli kitabını insanların taşımasını men etmiştir.

 

Imam Malik -Allah ondan razı olsun- bir sözünde de şöyle demiştir: “Ben bir beşerim. Doğruyu da bulurum, hata da ederim. Sizler benim görüşlerime bakın. Allah'ın kitabı, Rasulü'nün sünnetine uyanı alın, uymayanı bırakın.”

 

Başka bir sözünde ise; “ Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in dışında bazı insanların sözleri alınır da terkedilir de demiştir.”

 

İmam Şafiî'ye gelince; muhakkak ki onun davetinin çoğu sünnete tabi olmaktı.

 

“ Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sünneti kendisine gizli kalmamış ve ulaşmamış kimse yoktur. (Yani herkese  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in her sünneti ulaşmamış olabilir). Ben bazen bir söz söylemiş bir prensib tesbit etmişimdir de o konuda benim görüşüm hilafına  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen bir hadis bulunmuştur. Bu durumlarda benim görüşüm  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in görüşüdür.” (Ibnu Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/ 363-364)

 

“Bir kimse için,  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen bir sünnetin açıkça belirlenmesi halinde, onu bir başkasının sözünden ötürü terk etmenin helal olmadığı hususunda müslümanlar ittifak halindedirler.” (Ibnu Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/ 363-364)

 

“Bana Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih bir hadis rivayet edildiği halde, onunla amel etmezsem, aklımın gitmiş olduğuna sizi şahid tutuyorum.” Bir başka sözünde: “Benim söylediğim bir söz Allah'ın Rasulü'nden gelen bir hadise aykırı olursa, sözümü duvara çarpın” demiştir. (Harevi, Zemmü'l-Kelam 3/41/1. Hatib Bağdadî, (el-İhticac Bi'ş-Şafii (812). İbnu Asakir 15/9/10. Nevevi; el-Mecmu 1/163)

 

“Hakkında görüş beyan ettiğim herhangi bir meselede hadis alimleri tarafından benim görüşlerime aykırı bir hadis rivayet edilirse, ben sağlığımda ölümümden sonra da görüşümden cayarım.” (Ebu Nuaym 9/107; Herevi 47/1. İ'lamu'l-Muvakkun c.2, sh. 63. Fullani; sh. 104)

 

“Herhangi bir konuda söz vermişsem ve  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den buna aykırı sahih bir haber gelmişse  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi daha doğrudur. Beni taklit etmeyiniz.” (İbnu Ebi Hatim, Ebu Nuaym İbnu Asakir; 15/9/2)

 

İmam Şafiî'nin talebesi, İmam Müznî -Allah ona rahmet etsin- el-Um adlı kitabın muhtasarının başında şöyle diyor: “Ben bu kitabı Muhammed b. îdris eş-Şafiî ilminden ve onun sözlerinin manasından özetledim. Maksadım bu bil­gilerden faydalanmak isteyene durumu kolaylaştırmak, bununla beraber Şafi'yi ve başkalarını taklitten uzaklaştırmak olduğunu bildirmektir. Tevfik ve hidayet Allah Azze ve Celle'dadır. Kişi buna bakarak nefsini dini için istenilen yere koymalıdır.”

 

İmam Ahmed -Allah ondan razı olsun- bu konuda bazı sözlerinde şöyle diyor:

 

“Beni taklit etme, Malik'i, Şafiî'yi, Evzaî'yi ve Sevrî'yi de taklid etme. Sende onların aldığı kaynaklardan bilgi al.” (el-Fullani; 113, î'larnu'l-Muvakkıın, c.2, sh. 302)

 

“Bir rivayette şöyle demiştir: Dini konularda bunlardan, yani alimlerden herhangi birini taklid etme,  Peygamber ve onun ashabından ne gelmişse onu al. Ashabtan sonra tabiun nesli gelir ki, bir alim bunların görüşünü alıp alma­makta serbesttir.” (Ebu Davud, Mesailu'l-Imam Ahmed, sh. 276,277)

“Evzaî'nin Malik'in Ebu Hanîfe'nin sözlerinin hepsi şahsi bir görüşten ibaret oluyor, bence hepsi eşittir. Delil ancak hadislerdir.” (İbnu Abdi'1-Berr, el-Cami, c.2, sh. 149)

 

“Kim  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederse o helakin eşiğindedir.” (İbnu'l-Cevzi, sh. 182)

 

İşte bunlar, imamların sünnete sarılmayı emreden ve araştırma yapmadan mesnetsiz olarak başkalarının kendilerini taklit etmesini yasaklayan sözlerdir. Mezheb taassubu ilk iki asırda yayılmamıştır. Ancak üçüncü asrın başlarından sonra yayılmaya başlamıştır. Çünkü üçüncü asrın başında İslam ümmetin büyük fetihlere mazhar olduğu hiçbir kimse için gizli kalmaz. Bundan dolayı İmamı Malik -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor: “Bu ümmetin sonu ancak baştakilerin düzeldiği bir inançla düzelir.”

 

Bu ümmetin evvelkileri taklitçilik, bid'atlerle ve heva hevese uymakla düzelmemiştir. Muhakkak ki hüccette (delile) ittiba ile düzelmiştir. Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır:

 

“Deki; işte benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. (Kör bir saplantı içinde değiliz) Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim.” (Yusuf: 108)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle . buyuruyor: “Şüphesiz ki siz sizden öncekilerin yolunu karış karış, kulaç kulaç takib edeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girseler siz de onların ardından gireceksiniz. “Sahabiler; “Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar yahudi ve hıristiyanlar mıdır? dediler. Peygamberimizde şöyle buyurdu: Başka kim olacak. Buhari; Enbiya: 50, İğtisam 14, Müslim; ilim 6, İbnu Mace; Fiten 17, İmam Ahmed, c.2, sh. 327, 450

 

Bu taklidin sonucu olarak ümmet grup ve hiziplere ayrıldı. Yine bu taklitçiliğin eseri olarak bid'atler yayıldı, sünnetin izleri gizlendi. Akli hareket öldürülürek fikrî heyecan durduruldu. Ümmetin şahsiyetini zayıflatacak biçimde ilmî bağımsızlık kayboldu. Böylece ümmete, kurtarıcı bir hayatı kaybettirerek gelişmesini ve ayağa kalkmasını engellediler. Yabancılar, bununla bir gedik bularak islam'ın özüne nüfuz etmeye başladılar.


Düşün ey müslüman; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini azı dişleriyle sımsıkı sarılanlardan ol. Ve onun sünnetine muhalif olan söz ve ameli terket. Allah Teala şöyle buyuruyor: “Artık Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelib çatmasından sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

Umarım  terceme  ettiğimiz  Muhammed bin İsmail Ebu Abdullah’ın  Sahihi  Buhari adlı  eseri  hayra vesile olur ve ümmetin  dirilişine  fayda verir.

Ey Rabb'imiz. Bize dünyâda da bir güzellik ver, âhirettede bir güzellik ver ve bizi o ateş azabından koru”(Bakara: 201).

“Ey Rabb 'imiz! Hesâb günü, ayağa kalkacağımız gün bana, ana ve babama ve bütün imân edenlere mağfireteyle” (İbrâhîm:41).


        velhamdulillahi rabbil alemin

 

TERCEMEDE TAKİP ETTİĞİM METOD

 

Sahih-i Buhari’yi terceme ederken Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve selemin muradına en yakın manayı yakalayabilmek amacıyla Sahih-i Buhari’nin meşhur ve âlimler katında muteber olan İbnu Hacer el-Askalâni’nin Fethul-Bari adlı eserinden büyük ölçüde faydalandım.

Elimdeki Fethul-Bari nüshası ise Şeyh İbnu Baz’ın –Allah ona rahmet etsin- Bûlâg, Ensari ve Selefi baskılarından yaptığı çok kıymetli bir çalışmayla ortaya çıkmıştır.

Sahih-i Buhari içerisindeki kitapların, babların ve hadislerin rakamlandırılması ise Muhammed Fuad Abdulbaki –Allah ona rahmet etsin- tarafından yapılmıştır.

Hadisin senedinde ise zincirin en sonundaki ravi zikredilmiş, geri kalanı ise terceme edilmemiştir. Ancak hadisin senedi, Arapça metninde olduğu gibi nakledilmiştir.

Hadisleri tercüme ederken Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve selemin muradının hâsıl olabilmesi için geniş ve açıklamalı tercemeye gidilmiş ve bu konuda Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellemin  o hadise yüklediği mana büyük bir titizlikle hadise lanse edilmiş ve bu konuda hadis ulemasının görüşlerine başvurulmuştur.

Sahih-i Buhari’yi Müslümanlar Kurân-ı Kerim’den sonra ikinci kaynak olarak kabul etmişlerdir. Muhammed Ümmeti bu kitabı kabul etmiş ve hadislerin tamamının sahih olduğu hükmünü vermişlerdir.

Sahih-i Buhari de gerçekten bu övgüyü hak etmiştir. Hadis ulemasının bu kitaba verdikleri önem, bunu anlayıp şerhetmedeki çaba ve gayretleri de bunu göstermektedir. Gerçekten özel olarak Sahih-i Buhari ve genel olarak hadis kitapları büyük çabalarla derlenip hadisler bir araya getirilmiştir. Öyle ki bir hadis için aylarca yol gidilmiş ve bunun için çok büyük çabalar harcanmıştır.

Böyle bir eseri arapçadan Türkçeye aktarmayı nasip ettiği için Allah’a hamdu senalar olsun. Rabbım ahiret azığı kılsın. Okuyan kişilere ise öğrenme, yaşama, hıfz etme ve anlatmayı nasip etsin. Amin.      
HARUN YILDIRIM