1 Nisan 2013 Pazartesi

SAHİH-İ BUHARİ MUKADDİMESİ


بسم الله الرحمن الرحيم

 

إِنَّ الْحَمْدَ لِلَّهِ ، نَحْمَدُهُ ، وَنَسْتَعِينُهُ ، وَنَسْتَغْفِرُهُ ، وَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا ، وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا ، مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ ، وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ  تُقَاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ  إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ. يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَتَسَاءَلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا.  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا . يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ  وَيَغْفِرْ  لَكُمْ  ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعْ  اللَّهَ  وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا. أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ، وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ

 

 

Hamd, ancak Allah içindir. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

 

Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şahadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasülü'dür.

 

“Ey iman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.” (Al-i îmran:102)

 

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa: l)

 

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 70-71)

 

Bundan sonra:

 

“Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah'ın Kelam'ı, yolların en hayırlısı Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur. işlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.” *

 

'Hutbetü'1-Hace' ismiyle meşhur olan bu duayı, cuma hutbelerinde vesair konuşmalarında okuyan Rasulullah, bizzat sahabelere öğretmiştir.  Müslim (867), Nesei (1387)

 

Muhammed bin İsmail Ebu Abdullah  İmam-ı Buhari

 

Kur’an-ı kerimden sonra en kıymetli kitab olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis kitabını yazan büyük hadis âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail olup, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hadis ilminde yüksek derecede olup, 300.000’den fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmam”, Buharalı olduğu için “Buhari” denilmiş, İmam-ı Buhari ismiyle meşhur olmuştur. 810 (H. 194) senesinde Buhara’da doğdu. 870 (H. 256) senesinde Semerkand’ın Hartenk kasabasında vefat etti.

Küçük yaşta babasını kaybeden Buhari, ilk tahsiline doğum yeri olan Buhara’da başladı. Duası makbul saliha bir hanım olan annesi, onun ve kardeşinin yetişmesi için gayret sarf etti. On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etti. On beş yaşına girmeden 70.000 hadis-i şerifi ezberledi.

Hadis ilminde kısa sürede o derece ilerledi ki, hocaları ile karşılıklı ilmi münazaralarda bulunmaya başladı. Nitekim hocası Dâhili, bazı hadis rivayetlerindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. On altı yaşındayken Abdullah bin Mübarek ve Veki bin Cerrâh’ın kitaplarını ezberledi. Fıkıh ilminde, müctehidlerin bildirdiklerini öğrendi. Sonra annesi ve kardeşiyle birlikte hacca gitti. Hac farizasını ifa ettikten sonra annesi ve kardeşi Buhara’ya döndüler, İmam-ı Buhari ise, Mekke’de kalıp, hadis-i şerif toplamaya başladı. On sekiz yaşındayken Sahabe ve Tabiin fetvalarını topladı. Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi’den Şafii fıkhını öğrendi. Bu arada Medine-i münevvereye gidip Resulullah efendimizin kabri şerifini ziyaret edip, geceleri kabri şerif başında Tarih-ul-Kebir kitabını yazdı. Mekke ve Medine’den başka, Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır, Nisâbur, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey ve Kayseriyye gibi ilim merkezlerini dolaşıp, hadis âlimleriyle görüşüp binden fazla âlimden hadis ve diğer ilimleri öğrenip nakletti.

Kuvvetli zekaya ve hafızaya sahip olan İmam-ı Buhari, işittiği hadis-i şerifi hemen ezberliyordu. Onunla hadis-i şerif dinleyenler yazdığı halde, o, yazma ihtiyacını duymuyordu. Muhammed bin Selam el-Bikendi, İbrâhim bin el-Eşâs, Ebu Âsım eş-Şeybani, Abdurrahman bin Muhammed bin Hammad, Hâlid bin Mahled, Ebu Nasr-il-Ferâdisi, Abdân bin Osmân el-Mervezi, Ali bin el-Medini, Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İshak bin Raheveyh, Süleyman bin Harb, Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi gibi hocalar elinde yetişti.

İmam-ı Buhari hazretleri, ilim tahsilini bitirdikten sonra, Mısır’dan Maveraünnehr’e kadar tanınmış ilim merkezlerinde hadis ve çeşitli ilimler okuttu. Derslerinde binlerce talebe bulunurdu. Kendisinden 70.000’den fazla talebe hadis dinlemiştir. Bunlar arasında, Tirmizi, Nesai, Ebu Zür’a ve Ebu Bekr bin Huzeyme, İbnui Ebi Davud, Muhammed bin Nasr-ul-Mervezi, Müslim bin Haccâc, İbnui Ebiddünya gibi büyük ve tanınmış hadis âlimleri de vardı.

Binlerce talebe yetiştirdikten sonra Nişabur’a oradan da Buhara’ya döndü. Bir müddet Buhara’da kalıp, hadis ve ilim öğretmekle meşgul oldu. Bir rivayete göre Buhara valisi çocukları için özel ders verilmesini, buraya kimsenin girip, dersi dinlememesini istedi. Buhari cevabında; “Ben bir kısım kimseleri hadis dinlemekten men edip, birkaç kişiye hadis öğretmem” buyurdu. Bu durum valiyle arasının açılmasına sebep oldu. Buhara’dan ayrıldı. Allahü teâlâya, şikayet yoluyla valinin verdiği sıkıntıyı arz etti. Duası kabul olup, aradan bir ay geçmeden vali azledildi, zindana atıldı. Bu arada Semerkandlılar kendisini davet ettiler. Giderken yolda, Semerkandlılardan bir kısım insanların isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk köyünde kaldı. İşin iç yüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp; “Yâ Rabbi! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al!” diye dua etti. O ay, orada hastalandı ve 870 yılının Ramazan bayramı gecesi Semerkant’tan 72 km uzaklıkta olan Hartenk’de vefat etti. Kabri oradadır.

İmam-ı Buhari, çok cömert olup, herkese iyilik ederdi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını bizzat karşılardı. Bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Haramlardan ve şüphelilerden daima kaçar, gıybetten çok korkardı. “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın” buyururdu. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibadetle meşgul olurdu.

Hadis ilminin ve hadis âlimlerinin önderi olan İmam-ı Buhari hazretleri, yüz binlerce hadis-i şerifi ezberlemişti. Hadis-i şerifleri metinleri ve senetleriyle ezbere bilirdi. Hadis-i şeriflerin ravilerini çok inceler dinin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlakında bir kusur olanların rivayet ettiği hadis-i şerifleri almazdı. Hadis-i şerifin metnini ezberlediği gibi, o hadis-i şerifi rivayet eden kimselerin, künyelerini, doğum ve ölüm tarihlerini, ahlak ve yaşayışlarını, kimden rivayette bulunduklarını, o raviden başka kimlerin hadis-i şerif aldığını öğrenir ve ezberlerdi. Bir kimse hadis rivayetinde ve ravilerin senedinde hataya düşse, hemen İmam-ı Buhari hazretlerini bulup sorar ve doğrusunu öğrenirdi. Gittiği her yerde, etrafı hadis-i şerif almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. İmam-ı Buhari hazretlerinin hadis ilmindeki rumuzu “H” harfidir. Aynı zamanda tefsir ve kelam ilimlerinde de üstad olan İmam-ı Buhari hazretlerinin tefsire dair bildirdiği rivayetler tefsir âlimlerinin eserlerini süslemektedir. Kelam ilmine dair eserler de yazmıştır.

Eserleri

1) Câmi-us-Sahih:

En büyük ve en meşhur eseridir. Sahih-i Buhari ismiyle de tanınır. İslam âlimleri söz birliğiyle; “Kur’an-ı kerimden sonra en sahih kitap Sahih-i Buhari’dir” buyurmuşlardır. İmam-ı Buhari bu kitabı Mescid-i Haram’da yazdı. Bu kitabı on altı yılda tamamladım.”

Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahih hadis kitabının en başta geleni olan Sahih-i Buhari’nin, Ali el-Yünûni tarafından el yazmasıyla çoğaltılan metni muteber olmuştur. Bu nüshanın aslı Kâhire’de Akboğa Medresesi Kütüphanesindedir. Sahih-i Buhari’nin birçok şerhleri ve baskıları yapılmıştır. 1894’te Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mısır’da yaptırılan iki cilt baskısı pek nefis, ciltlenmiş, altın tuğra ve nukûş ile süslenmiştir. Bu baskı Bulak’ta Emiriyye Matbaasında yapıldı. Zeynüddin Ahmed Zebidi, mukarrer rivayetleri birleştirerek Buhari-i Şerif Tecrid-i Sarih ismiyle kısaltılmıştır.

2) Tarih-ul-Kebir

3) Tarih-ul-Evsat

4) Tarih-us-Sagir (Bu üç eser hadis ravilerinin hayatlarını ve hadis ilmindeki yerlerini ihtiva etmektedir)

5) Kitab-u Duafâ-is-Sağire (Zayıf ravilerin hallerinden bahseder)

6) Et-Tarih fi Marifeti Ruvât-ül-Hadis

7) Et-Tevârih-ul-Ensab

8) Kitab-ül-Kûnâ

9) El-Edeb-ül-Müfred (Ahlakla ilgili hadis-i şerifleri toplayan eserdir)

10) Ref’ul-Yedeyn fissalâti ( Bunu terceme ettik inş yakında baskıya verilecek.)

11) Kitab-ül-Kırâati Half-el-İmam

12) Halk-ul-Ef’âl-il-İbâdi ver-Reddü alel-Cehmiyye

13) El-Akide yâhut Et-Tevhid

14) El-Câmi-ul-Kebir

15) Et-Tefsir-ül-Kebir

16) Kitab-ül-Mebsût

17) Esmâ-üs-Sahabe

 

 MUKADDİME

 

Kur'an-ı Kerîm'de Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetiyle hükmetmeyi öngören pek çok ayet vardır. Ben bu mukaddimede Kur'an ve Sünnete dönmenin gerekliliği ile ilgili bazı ayetleri zikredeceğim. “Muhakkak ki nasihat vermek (öğüt vermek) mü'minlere fayda verir.” (Zariyat:55)

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

 

“Allah ve Rasülü, bir işe hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mü'min kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

“Bunlar Allah'ın (kulları için koyduğu) hudutlarıdır. Kim Allah'a ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine itaat ederse, O da onu, içinde daimi kalacağı (ağaçları) altında ırmaklar akan cennetlere sokar; bu da en büyük kurtuluştur.” (Nisa: 13)

 

“Sana indirilen (Kur'an)'a ve senden önce indirilen (kitap)'lara inandıklarını iddia eden (şu münafık) kimseleri görmüyor musun? Aslında (fesad ve delalet kaynağı olan) tağutu inkar etmekle emrolundukları halde, yine de onun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Şeytan da onları (dönüşü olmayan uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.)” (Nisa: 60)

 

“Onlara “Allah'ın indirdiği (Kur'an)'a ve Peygambere gelin denildiği zaman o münafıkların senden yüzçevirip kaçtıklarını da görürsün.” (Nisa: 61)

 

“Deki; Allah'a ve Rasülü'ne itaatta, eğer yüzçevirirlerse muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.” (Ali-İmran: 32)

 

“......... Sana da (Ey Muhammed) zikri indirdik ki, insanlara (kendileri için) indirileni açıklayasın, taki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl: 44)

 

“Allah'a ve peygambere itaat edin ki, size merhamet olunsun.” (Ali-İmran: 132)

 

“Kim Rasüle itaat ederse, Muhakkak Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

“Aralarında hükmetmek için Allah ve Rasülü'ne çağrıldıkları zaman, mü'minlerin sözü sadece işittik ve itaat ettik demeleridir, îşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur: 51)

 

“Peygamber size ne getirdi ise onu alın; size de neyi yasak etti ise ondan uzak durun.” (Hasr:7)

 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

 

“Size iki şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz. O da Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasulü'nün sünnetidir.” (Imam Malik, el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93)

 

Allah'a hamdu sena eder, Rasülü Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e onun tertemiz ailesine, ashabına ve onların sünnetine tabi olanların üzerine kıyamete kadar salat-u selam olsun.

 

 Asrımızda, müslümanların içinde bulunmuş oldukları duruma baktığımızda şunu görmekteyiz; Adil ve Hakim olan Allah'ın bir topluma gönderdiği belalar, onların isyanları Allah ve Rasülü'nün emirlerine muhalif davranmaları yüzündendir. Özellikle halkı müslüman olan ülkelerin fertleri Kur'an ve sünnetten uzaklaşıp, şirk düzenlerinin hakimiyetinden dolayı bir çok fitne ve zorluklarla yüzyüzedir. Neticede ister itikadi, ister amelî olsun kitap ve sünnetten uzaklaşma en korkunç bir şekliyle bugün gözler önündedir. İslam sadece namaz ve oruçtan ibaretmiş gibi kabul edilmektedir. Sünnetin ise; yerini bid'at ve hurafeler almış, sünnete uygun İslamî bir yaşayış tarzı üzerine Avrupa-i bir yaşayış tarzı her yönüyle tercih edilmiştir.

 

Nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil ettikleri ülkelerde müslümanlar, kendi inançlarına göre yaşayamazlar. Sebebi ise, Islam'ın hakim olmayışı, küfür rejiminin, tağutun müslümanlar üzerindeki hâkimiyetidir. Buna da fırsat veren müslümanların bizzat kendilerinden başkası değildir.

 

Diğer bir etkene gelince; müslümanların çeşitli fırkalara ve görüşlere ayrılmalarında, ihtilaf ettikleri meselelerde îslamî bir tavırla, kitap ve sünneti hakem kılmayışlarından dolayıdır.

 

Bu günkü din anlayışımız şundan ibarettir; falan hoca şöyle der, bizim görüşümüz  budur. Biz böyle gördük biz ayetten ve hadisten anlamayız ve buna benzer nice sorular müslümanların çoğunda hakim olan yanlış bir anlayış ve davranış, kitap ve sünneti devreden çıkarıp onları rafa kaldırıp hükümsüz kılmak asrın uğraşısı haline gelmiştir.

 

Dolayısıyla Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in bütün insanlara örnek olsun diye ortaya koyduğu tertemiz sünneti ihmal ve gözardı edilmekdedir.

 

Evet bugün müslümanların zafere ulaşamamalarının en büyük sebebi; islam'dan uzak olmaları, nefiscilik, taassub, söz ve amellerinin bir olmayışından, ihtilaf ve anlaşmazlık anında, kitap ve sünneti hakem tayin etmediklerindendir. Oysa Allah ve Rasulü birlik, ve beraberliği emretmekte, açık delil olduğunda, ona tabi olmayı kesinlikle ayrılığa düşmemeyi emretmektedir.

 

Şimdi bu gerçeğin ışığı altında ümmete düşen; Kur'an ve sünnete ittibaın gerekliliğini ve sahih hadisle amel etmenin önemini, görev bilip artık boşa geçirmiş olduğu zamanlarını hatırlayıp, hemen Rabbani kaynak olan Allah'ın kitabına ve Rasülü'nün sünnetine dönmesidir. Kurtuluş ancak kitap ve sünnetle amel etmemizle mümkündür.

 

“.... Ben gücümün yettiği kadar İslahtan başka bir şey arzu etmem. Benim basarım, ancak Allah'ın yardımıyledir. Ben yalnız O'na güvenip O'na dayandım ve yalnız O'na dönerim.” (Hud Süresi: 88)

 

Tevfik ve hidayet Allah'tandır. Selam; Kur'an ve sünnete tabi olanların üzerine olsun.

 

ALLAH, RASULUNE UYMAYI EMRETMİŞTİR

 

Allah Teala, Rasülü sallallahu aleyhi ve selleme  göndermiş olduğu vahye uyması için şöyle emir buyuruyor:

 

“Ey Peygamber! Allah'tan kork. Kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah bilendir. Hakimdir (her şeyi en iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir). Sen sadece Rabbinden sana vahyedilene uy. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Ahzab: 1-2)

 

Bir diğer ayetlerinde de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Rasulüm Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka ilah yoktur. O'na ortak koşanlardan yüz çevir.” (En'am: 106)

 

Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey Rasulüm! Sonra seni din konusunda apaçık bir şeriat (düzen) sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin isteklerine (heva ve heveslerine) uyma.” (Casiye: 18)

 

Allah Azze ve Celle, bu ayetlerde insanlara Rasulü için kendisine vahyolunana uymasını farz kıldığını beyan etmektedir. Çünkü kulların faydasına olan düzeni, yani şeriatı en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine bunu emrederek kafir ve münafıkların yolundan menetti. Hatta onların düzenlerini bile ortadan kaldırmayı da bu emirleri arasında ifade buyurdu. Allah katında olmayan her sistem, ancak heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir.

 

“Akıl sahibinin kesinlikle bildiği gibi Allah'ın Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine vahyolunana uyma emri, bizim için de bir emirdir.” (Imam Şafii; er-Risale)

 

ALLAH, PEYGAMBERÎNE VAHYETTİĞİNİ ÎNSANLARA TEBLİĞİNİ EMRETMÎŞTÎR

 

Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

 

“Ey peygamber! Rabbın'dan sana indirilen ayetleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'ndan gelen risaleti tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah şüphesiz kafir bir kavme hidayet etmez.” (Maide: 67)

 

Bu ayetin tefsirinde, İbnu Kesir -Allah ona rahmet etsin- şöyle der: “Allah Teala'nın kulu ve aynı zamanda Rasulü, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e hitaben göndermiş olduğu vahyi insanlara tebliğ etmesini ve açıklamasını emretmektedir. Ayet-i kerîmede de açıklandığı üzere, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem risalet görevini tam manasıyla yerine getirmiştir. Aynı zamanda Yüce Allah'ın her emrine uymuş, ve onu en güzel şekilde yaşamıştır. Çünkü onun ahlakı Kur'an'dır.

 

Devamla İbnu Kesir şu ifadelere yer verir: “Allah Rasülü'nün kendisine vahy edileni tamamen açıkladığına işaret eden bir çok hadis vardır. Nitekim bunlardan biri, Aişe -Allah ondan razı olsun-  validemizden rivayetle gelen Mesruk hadisidir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim sana derse ki, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Kendisine vahyedilenden bir şey gizledi. Muhakkak ki yalan söylemiştir. Çünkü Allah: “Ey peygamber! Rabbin'den sana indirileni tebliğ et...” (Müslim, İman: 1/287)

 

Eğer tebliğ yapmazsan peygamberlik görevini yerine, getirmemiş olursun.

Yine bu ayetin tefsirinde, İbnu Kesir, İbnu Abbas'tan nakille der ki: “Yani sana indirilenden bir ayet dahi gizlersen, peygamberlik vazifesini yerine getirmiş olmazsın.”

 

“.... Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın diye. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (Nahl: 44)

 

Ayetin tefsiriyle ilgili olarak İbnu Kesîr: “.... însanlara vahyedilenleri açıklayasın diye....” (Nahl: 44) Rabbinden sana verilen ilim yani Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Ademoğlu'nun efendisi ve yaratılanların en faziletlisidir. Allah tarafından kendisine indirilene tabi olup buna düşkünlüğü sebebiyle vahyi en güzel şekliyle tebliğ ederek mücmel (kapalı) olanı ayrı ayrı tafsil etmiştir, müşkil (zor) olanları da beyan buyurmuştur, demiştir.”

 

Yüce Allah buyurur ki:

 

“Bu kitapta sana her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için de müjdeci olarak indirdik.” (Nahl: 89)

 

“Bu kitapta sana her şey için bir açıklama....” ayetin tefsirini İbnu Kesir Imam Evzaî'den, sünnet olarak nakletmektedir:

 

“İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun- er-Risale adlı eserinde Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in, Allah'ın hidayetine tabi olduğuna ve ona sımsıkı sarıldığına kendisinin de şahitlik ettiğini söylüyor. Aynı zamanda şöyle buyuruyor:

 

“İşte sana da ey Muhammed! Emrimizden bir ruh (Kur'an)'ı böyle vahyettik. Önceden sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayet edeceğimiz bir nur kıldık. Kuşkusuz sen de, bu kitap vasıtasıyla, insanları dosdoğru yola iletiyorsun.” (Şura: 52)

 

İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun- er-Risale adlı eserinde ele aldığı bir hadiste Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu bildiriyor: “Allah Teala'nın emrettiği hiçbir şey yoktur ki, size emretmiş olmayayım, sakındırdığı hiçbir şey de yoktur ki, sizi ondan sakındırmış olmayayım.”

 

Bu hadisinde açıklık getirdiği gibi muhakkak ki Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın kendisine göndermiş olduğu risaletini insanlara tamam olarak tebliğ etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“Bugün size dininiz! ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak da sizin için islam'ı seçtim.” (Maide:3)

 

“Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık doğru yol üzere bıraktım. Ondan sapan mutlaka helak olur buyurmaktadır.” (Ahmed b. Hanbel Müsned 4/126 - İbnu-i Mace; 43 ve Ebu Davud)

 

Veda haccında Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem. Ya Rabbi risaletini tebliğ ettim. Ya Rabbi şahid ol!” (Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hac: 1/147) diyerek elçilik görevini yerine getirdiğini çok açık bir dille bildirmiştir. Bundan dolayı biliyoruz ki, şeriatımız birdir. Bazılarının sandıkları gibi, zahir ve batın olmak üzere iki ayrı şeriatımız yoktur. Bu konuyu bu küçük risale içerisinde açıklama imkanım yoktur. Çünkü bu konuda ileri sürülen hadisler mevzu, yani uydurmadır.

 

İmam-ı Şafiî er-Risale isimli kitabında şöyle diyor:

 

“Allah'u Teala'nın hüküm vermeyip de Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in koyduğu hükümler Allah tarafından konulmuş gibidir.” Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor;

 

“.... Şüphesiz sen de bu Kitap vasıtasiyle insanları dosdoğru yola iletiyorsun.” “Hem de göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna... Bilesiniz ki bütün işler Allah'a varır.” (Şura: 52-53)

 

ALLAH VE RASULÜNE İTAAT ETMENİN EMRî VE MUHALEFETTEN SAKINMAK

 

Yüce Allah buyurur ki:

 

“Allah ve Rasulü bir şeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mü'mine kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

Başka bir ayette de:

 

“Her kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte böyleleri kıyamet gününde Allah'ın kendilerine nimet verdiği, peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa: 69)

 

“Kim Rasule itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

“Ey müslümanlar! Peygamberi kendi aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmayın. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

Yüce Allahın: “O'nun emrine aykırı davranmaktan sakınsınlar” ayetinin tefsirinde İbnu Kesir, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in  emrine, yoluna, metoduna, sünnetine ve şeriatına aykırı hareket edenler, bundan sakınsın. Zira söz ve ameller, onun sözleri ve amelleriyle ölçülüp değerlendirilir. O'na uygun olanlar kabul edilir. O'na uygun olmayanlar ise, söyleyeni ve yapanı her kim olursa olsun, kendisine geri çevrilir. Nitekim Buhari ve Müslim'in sahihlerinde ve başka eserlerde de rivayeti sabit olduğuna göre, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 

“Her kim, bir amel işler de, o amel hakkında bizim bir emrimiz yoktur o amel merduttur (yani geçersizdir).” (Müslim 1719, Buhari, Sulh: 5, İ'tisam: 221, Müslim: 1719, İbnu Mace, Mukad­dime: 14,

Ebu Davud: 4606)

 

 Aişe -Allah ondan razı olsun-'den gelen bu hadisde reddin manası; kabul edilmez, batıldır, yani amel edilmez. Bu hadis İslam'ın temel kaidelerinin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu Allah Rasulü'nün sözlerinin toplandığı yerdir. Aynı zamanda bid'at ve hurafelere açık  bir reddiyedir. Bu bid'atlar eski veya yeni de olsa asla değişmez.

 

Yani gizli ya da açık olarak Allah Rasülü'nün şeriatına aykırı hareket edenler, muhalefet etmekten korkmaları ve sakınmaları gerekir.

 

“Fitne ve bela gelmesinden” yani; kalplerde küfür, nifak ve bid'at gibi.

 

“Elemli bir azap isabet etmesinden” ise, dünya hayatında öldürme, had cezası uygulanması veya hapis vb. şekilde bir fitnenin gelmesinden sakınsınlar.

 

“Başlarına fitne ve bela gelmesinden veya çok elemli bir azab isabet etmesinden sakınsınlar” ayeti hakkında İmam Kurtubî, Allah'ın emrine aykırı davranmalarından dolayı, Allah onlara gereken cezayı verecektir.” Buradaki “fitne” öldürme anlamındadır, İbnu Abbas ve daha başkalarının da dedikleri gibi Rasülullah'ın emrine muhalefet etmelerinden' dolayı kalpleri mühürlenmiştir.

 

İmam Şatibî, “el-İ'tisam” adlı kitabının (1/132) de şöyle zikretmektedir:

 

“Zübeyr İbnu Bekkar dediki, Malik İbnu Enes'in -Allah ondan razı olsun- şöyle dediğini işittim: “Bir adam ona gelerek, ey Ebu Abdullah! Hac yapmak için ihrama nereden gireyim, der. Malik:

 

“Rasulullah'ın ihrama girdiği yer olan, zu'1-Huleyfe'den gir” der. Adam, “Ben Mescid-i Nebevi'deki, Rasülullah'ın kabrinin bulunduğu yerden ihrama girmek istiyorum” der. Malik -Allah ondan razı olsun-, “Sakın bunu yapma. Çünkü basına bir bela gelmesinden korkarım” der. Adam: “Ne fitnesiymiş bu? Ben sadece Rasülullah'ın ihrama girdiği yerden, bir kaç mil geriden ihrama girmek istiyorum” der. Bunun üzerine Malik b. Enes -Allah ondan razı olsun-, “Rasülullah'ın kısaltarak faziletlendirdiği mesafeyi, başka birinin gelip uzatmasından daha büyük bir fitne olabilir mi? Ben Yüce Allah'ın bir ayetinde şöyle buyurduğunu duydum: “Bu itibarla Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”

 

Daha sonra İmam Şatibî sözüne devamla der ki: “İmam Malik'in (Allah ona rahmet eylesin) bu fitneyi ayetin tefsiri olarak zikrettikten sonra zira onlar bid'at ehli, Allah'ın kitabında, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde zikredilenlere göre değil de, akıllarının kendilerine çizmiş olduğu yoldan giderler.”

 

Bu duruma benzer bir olay da İbnu Mes'ud -Allah ondan razı olsun-'dan, İbnu Vaddah rivayet etmiştir, İbnu Mes'ud der ki: “Sizler, Rasülullah'ın yoluna değil de başka yolu doğru kabul ediyor ve sapıklık günahına sımsıkı sarılıyorsunuz?” Sözlerini bir gün çevresinde topladığı topluluğa vaaz eden bir adamın yanından geçerken, bu adamın söylediklerine körü körüne uyan topluluğa söylemiştir. Adam etrafında topladığı topluluğa şöyle diyordu:

 

“İçinizden kim şu kadar şu kadar 'Sübhanallah' derse Allah ona acır, rahmet eder. îçinizden kim şu kadar 'Elhamdülillah' derse, Allah ona acır ve rahmet eder.” (Sünen-i Darimi: 1/210, Mecmeu'z-Zevaid, 1/181. Hadisin merfu için bkz. Müslim, Müsafir 275 (1/563) İbnu-i Mace, Mukaddime, 12 (1/59), Ahmet b. Hanbel, Müsned; 1/380,404.)

 

Muhakkak Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Kim bana itaat ederse cennete girer. Her kim de bana karşı çıkarsa imtina etmiş olur, cennete giremez” diye buyurmuştur. (Buhari; Kitabu'l-î'tisam bi'1-Kitabı ve's-Sünneti; 15/12)

 

Yine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “îçinizden hiç birinizin koltuğuna yaslanmış bir vaziyetteyken benim emir ve nehiylerimden biri ulaştığında başkasını bilmem, biz Allah'ın kitabında gördüğümüze uyarız, dediğinizi sakın görmeyeyim” diye buyurdu. (Ebu Davud, Sünnet, 6 (5/12); İbnu-i Mace, Mukaddime; 2, Tirmizi; ilim; 2665)

 

ALLAH RASÛLÜ SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'ÎN SÜNNETÎNE TABÎ OLMANIN FARZÎYETÎ

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

“Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Allah şüphesiz lütuf sahibidir. Her şeyden haber­dardır.” (Ahzab:34)

 

“Allah, kendilerine içlerinden ayetlerini onlara okuyan, onları maddî ve manevî pisliklerden temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle mü'minlere şüphesiz büyük lütufta bulunmuştur. Oysa önceden onlar apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.” (Ali İmran: 164)

 

İmam Şafiî er-Risale adlı eserinde, bu ayet-i kerîmelerde Yüce Allah, kitap ve hikmeti zikretmektedir. Kitaptan gaye, Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an ilmini bilen ilim ehlinden işittiğime göre hikmet; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'm sünnetidir. Buradaki konumuzda söylenene en yakındır. Doğrusunu ise Allah bilir demiştir. Zira Kur'an-ı Kerîm bir zikirdir. Hikmetse Kur'an'a tabi kılınmıştır. Yüce Allah kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu husus, dikkat edilirse hikmet Allah Rasülü'nün sünnetinin dışında başka bir şey değildir. Dolayısıyla bundan başka bir şey söylemek doğru değildir. Diğer taraftan Allah Rasülü'ne itaati farz kılmıştır. Aynı zamanda insanların Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmalarının farziyetini açıklamıştır. Ancak Allah'ın kitabı, sonra da Rasülullah'ın sünneti farzdır gibi bir söz söylemek asla caiz değildir.

 

Allah'ın kitabında ve Rasulü'nün sünnetinde yer alan hükümlerin dışında herhangi bir söze farz demek doğru değildir. Şurası açıktır ki, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'ın sünneti, hem “Amm” (umumiliği) ve Hass”ı (hususiliği) delillerle açıklamıştır. Sonra Allah Teala hikmeti kitabıyla birlikte anmış ve birbirine tabi kılmıştır. Takdir edilir ki, Allah bu hususiyyeti Rasülü'nden başka hiçbir yarattığına vermemiştir.

 

Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesinlikle biliniz ki, bana Kur'an-ı Kerîm ve O'nun bir misli verilmiştir. Karnı tok bir hale rahat koltuğuna oturarak şu Kur'an'a sarılınız, onda helal olarak ne görmüşseniz, onu helal kabul ediniz, neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kılınız” diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. Şüphesiz ki, Allah Rasülü'nün haram ettiği, Allah Azze ve Celle'ın haram ettiği şey gibidir.” (Ahmed bin Hanbel Müsned: 2/367,4/132, Ebu Davud, Sünnet: 6, (5/10), İmare;33, Tirmizi, İlim: 10, İbnu-i Mace: 2) Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

 

“Size iki şey bıraktım ki, onlara tutundukça asla sapıtmayacaksınız, Allah'ın kitabı Kur'an ve Rasülü'nün sünnetidir.” (Buhari: 1/24, İmam Malik el-Muvatta 2/899, Hakim 1/93)

 

 Ömer -Allah ondan razı olsun- bir gün Tevrat'tan bazı nüshalarla, Allah Rasülü'nün huzuruna gelerek dedi ki: “Ey Allah'ın Rasülü! îşte bunlar Tevrat'tan bazı nüshalar, oysa buna sükut etti. Ömer bu nüshaları okumaya başladı. Buna karşı Allah Rasülü'nün yüzü kızarıyordu. Ebu Bekir -Allah ondan razı olsun-, bu sırada Ömer'e dedi ki: “Annesiz kalası herif! Allah Rasülü'nün yüz ifadelerini görmez misin? Ömer Allah Rasülü'nün o halini görünce şöyle dedi: “Allah ve Rasulü'nün gazabından Allah'a sığınırım. Rab olarak Allah'ı, din olarak islam'ı ve Nebi olarak da Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e razı olduk.” Bunun üzerine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa (a.s.) çıka gelseydi ve beni bırakıp da ona tabi olsaydınız, doğru yoldan sapıtmış olurdunuz. Eğer o hayatta olup benim peygamberliğime ulaşsaydı bana tabi olurdu.” (İmam Ahmed, Müsned, 3/470-471, ve Darimi 1/441, el-Musannaf: 10/313-334, Mecmeu'z-Zevaid, 1/173-174, 182)

 

“Bir kavme ne oluyor ki, benim yaptığım şeyden kaçınıyorlar. Allah'a yemin olsun ki ben Allah'ı onlardan daha çok tanıyorum ve daha çok korkuyorum.”

 

Imam Şafiî; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in, Allah'ın kitabıyla birlikte koyduğu hükümlerin yanı sıra Allah'ın kitabında nass halinde bulunmayan hükümler de koymuştur. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ne hüküm koymuşsa, Allah bizi o hükme tabi olmak ve itaat etmekle mükellef kıldı. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmamayı hiç bir mazeret bile kabul edilmeksizin  günah ve kötülük olarak kabul etmiştir. Allah Teala kullarının Rasülü'nün sünnetinden ayrılmaları için hiç bir yol bırakmamıştır” diyor. Imam Şafiî bir başka güzel ifadesinde (Allah ondan razı olsun) şöyle diyor: “Allah'ın kitabındaki hükümlerle, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'ın sünnetindeki hükümler ihtilaf etmezler (çatışmazlar). Bilakis bütün hallerde beraberdirler. Kim Allah Rasülü'nden alırsa muhakkak ki Allah'tan almıştır. Çünkü Allah Rasülü'ne itaati farz kıldı. Yine dedi ki; “Kim Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'den doğruluğu sabit bir söz işitirse onu başkasına öğretmesi gerekir.” Bundan da anlaşılan mana mezhep sahibine, sahih hadis delil olduğu zaman, hadisle amel etmeyi terketmesi caiz olmaz. Ancak şu kadarım söyleyebiliriz ki, sünnet hakkında cehalete düşer ve sırf o sünneti bilmediği için aykırı bir görüş söyleyebilir veya tevil edebilir.”

 

Imam Şafiî: “Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti Kur'an-ı Kerîm'le beraber iki yönde anlaşılabilir” dedi. Bundan ilki:

 

“Kur'an-ı Kerîm'in nassı, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Azze ve Celle'nin indirdiği vahye aynen tabi olmuştur, îkincisiyse; Kur'an-ı .Kerim'deki ayetlerin muradını Allah'dan gelen vahiy olarak beyan etmiş ve nasıl farz kılındığım da açıklamıştır. Amm ve Hass bakımından kulların ne şekilde amel edeceklerini, bunu ne şekilde anlamaları gerektiğini bildirmiştir. Bu iki hususta Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kitabına tabi oluyordu.

 

 Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinin dindeki yeri reddedilmez değerdedir. Çünkü vahiy ürünüdür. Allah hakkında hüküm vermeyip de, Rasulullah'ın verdiği hükümler, Allah tarafından verilmiş hükümlerle aynı kabul edilir. Müslüman olarak bilmeliyiz ki, Rasülullah(s.a.v.)'in Kur'an'a ilişkin açıklamaları ve Kur'an'ın pratik hayatta yaşanır hale getirilmesi demek olan sünnetin Asr-ı Saadet (saadet asrı)'nda olduğu kadar bizim toplumumuz için de geçerli olduğunu kabul etmek şer'î bir zorunluluktur. Kur'an'ı, kendisine indirilen Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'den daha iyi anladığını iddia eden yalnızca yalancıdır. Kur'an adına hareket ettiğini iddia ederek sünneti reddedenler, kesinlikle samimi değillerdir. Allame imam Şevkanî'nin deyimiyle Sünneti Mutahhara'nın ahkam koyması konusundaki hüccet oluşunun kesinliğine rağmen onun İslam hukukundaki yerine karşı çıkanlar ancak İslam'dan nasibi olmayanlardır.” (İmam Şevkanî, İrşadu'l-Fuhul, s. 29)

 

Çünkü sünnetin reddini ifade eden Kur'an'da tek bir ayet bile bulunamaz. Oysaki sünnete uymayı emreden pek çok ayet mevcuttur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana kitabı indirdik ki, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye.” (Nahl: 64)

 

 

“O peygamber hevasından konuşmaz. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiy­dir.” (Necm: 3-4) Abdullah b. Amr şöyle der: “Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'dan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve “Rasülullah kızgınlık ve sükunet halinde konuşan bir insan iken ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın? dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Rasulullah'a anlattım. Eliyle ağzını işaret ederek; Yaz nefsim   elinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz” buyurdu. (Ebu Davud; 2/343) “Kim Rasule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

 

Sünnet inkarcılarının durumu, Kur'an-ı Kerîm'de haber verilen Allah ile Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’inin arasını ayırmak isteyenlerin durumu gibi apaçık bir küfrü hatırlatmaktadır. Yüce Allah onlar için şöyle buyuruyor:

 

“Onlar ki, Allah'ı ve elçilerini inkar ederler. Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, kimine inanırız, kimini de inkar ederiz derler. Bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar kafirlerin ta kendileridir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır.” (Nisa: 150-151)

 

Kur'an'a iman etmek kişiyi, “La ilahe illallah” tevhidinin, Rasulullah'ın sünnetine inanmak ise kişiyi, “Muhammedün Rasülullah” şehadetini tahkike götürür. Zaten “Muhammedün Rasülullah”, şehadetinin manası, Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek, haber verdiği hususlarda, onu doğrulamak, onun nehyettiği kötülüklerden kaçınmak ve istenildiği şekilde Allah Azze ve Celle'ye ibadet etmektir. Her kim; “Ben sünnetin amele taalluk eden yönünden başkasına inanmam” diyorsa, işte onun durumu. Yüce Allah'ın şu hükmünün içine girer:

 

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler.” (Bakara: 85)

 

 Kim “Ben Kur'an'dan başka bir şeye ne inanır, ne de amel ederim” derse, bu kimse tıpkı şöyle konuşan kişiye benzer: “Ben Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ederim. Fakat Muhammed'in onun Rasülü olduğuna şehadet etmem” manasına gelir ki, böyle bir şehadetin de geçersizliğinde asla bir kuşku yoktur. Yüce Allah'ı seviyorsanız, bana uyun! Ki Allah da sizi şevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i îmran: 31)

 

Ne zaman ki İslam ümmeti; peygambere uyma, ona itaat etme, emirlerine boyun eğme ve teslim olma gibi hususlarda tam bir bozgunluk sürecine girmiş olduk­ları halde, yine de Rasülullah'ı sevdiklerini ileri sürmüş iseler de, işte bu iddia, tevhidi olmayan his, vicdan, Kur'an ve sünnet açısından batıl ve yalan bir iddiadır. Bunun aksini iddia eden varsa delilini getirsin. Neticeden her şeyin içyüzünün ortaya çıktığını görecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır, Rabbine andolsun ki, onlar aralannda ihtilafa düştükleri zaman, içlerinde bir burukluk duymadan verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.” (Nisa: 65)    

 

ÎHTÎLAFLARI ALLAH VE RASULÜNE GÖTÜRMENÎN FARZ OLDUĞU HAKKINDAKİ EMÎR

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

“Allah ve Rasulü, bir şeye kükmettikleri zaman, mümin erkek ve mümine kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)

 

Müfessir İbnu Kesir; “Bu ayet-i kerîme genel olarak tüm meseleleri içine alır. Şöyleki, Allah ve Rasülü bir şey hakkında hükmettiği zaman hiçbir kimsenin ona muhalefet etmesi, hiçbir görüşü ve sözü Allah ve Rasülü'nün emrinin önüne geçirmesi mümkün değildir” dedi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamberede itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürünüz. Bu hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisa: 59)

 

İbnu Kesir -Allah kendisinden razı olsun-, bu ayetin tefsirinde der ki:

 

“Allah Teala'ya itaat ediniz, yani Allah'ın kitabına uyunuz. Ve Rasulü'ne itaat ediniz. Rasulullah'ın sünnetinden alınız. Sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Yani Allah'a isyan olmadıkça, Allah ve Rasulü'ne itaat ettikleri müddetçe emirlerine itaat ediniz.”

 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İtaat ancak maruftadır”. (Buhari, Ahkam: 4, Müslim, İmarat: 39-40) Çünkü “Allah'a isyan konusunda yaratılmışa itaat yoktur” gerçeği açık bir şekilde ifade eder.

 

“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün” ayeti hakkında seleften Mücahid ve başkaları şöyle diyor: Yüce Allah bu emri, insanlara, dinin usul ve füru meselelerinde ihtilaf ettikleri zaman, ihtilaflarını, işte bu Allah'ın emri olan kitap ve sünnetle halletmelidirler. Allah'ın buyurduğu gibi: “De ki, ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek ancak Allah'a mahsustur.” (Şura: 10)

 

Kim bir işin doğruluğuna, kitap ve sünnetten delil getirerek hükmederse işte bu haktır. Haktan sonra ancak sapıklık vardır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurur:

 

“Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız”, yani aranızda çekişmiş olduğunuz meselelerde bilgisizliğinizi, düşmanlığınızı bırakarak o meselede Allah'ın kitabı ve Rasülullah'ın sünnetiyle muhakeme edin. “Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız”. Bu ayet-i kerîmenin, bu­nun üzerine delil olmasıyla, her kim ki, ihtilaf anında kitap ve sünnetle hükmetmezse ya da ihtilaflarını kitap ve sünnete götürmezse, o Allah'a va ahiret gününe inanmıyor demektir. “Bu, hem hayırlı”, yani Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle hükmetmek ihtilafı bu ikisine götürmeniz, sizin için hayırlıdır. “Ve netice bakımından daha güzeldir.” Sonuç olarak kazanç bakımından daha güzeldir.

 

O Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in vermiş olduğu hüküm ister gizli olsun, ister açık olsun her zaman bağlanması gereken bir farz ve hak olduğunu kimsenin böyle bir hakka ve farza uymamazlık etmemesi gerektiğini bildirerek şöyle buyuruyor: “Sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan ona tam bir teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olamazlar.” Yani seni hakem olarak tayin ettikleri zaman kesinlikle ve içtenlikle iman ve itaat ederler, hakemlik yaptığın konuda hiçbir zaman kendi nefislerinde bir sıkıntı duymayacaklardır. Onun hükmünü açık ya da gizli olsun eleştirmeyeceklerdir. Herhangi bir engel ve savunmaya başvurmaksızın tam bir teslimiyetle verdiğin hükmü kabullenip teslim olacaklardır.

 

Ne zaman sünnet sahih olursa, imamın görüşü terkedilip sünnet ile amel edilmesi gerekir, ihtilaftan kurtuluşun yolu da budur. İhtilaf anında sünnete bağlılığın gerekliliği hakkında Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

 

“Sizin içinizde hayatta kalanlar bir çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizin üzerinize düşen benim sünnetimle hidayete nail olan Hulefa-i Raşidîn'in sünnetinden ayrılmayınız. Azı dişlerinizle ona sımsıkı sarılınız. Din adına dinde olmayan işlerin sonradan uydurulmasından sakının, zira dinde her sonradan uydurulan bid'attır. Her bid'atta sapıklıktır. (Ebu Davud, Sünnet; 4607, Tirmizi, İlim: 16, İbnu-i . Mace, Mukaddime; 6, 1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96)

 

TAKLİT EN TEHLÎKELÎ TARTIŞMALARIN BAŞINDA GELÎR

 

Allah Azze ve Celle buyuruyor ki:

 

“Allah'a ve Rasülü'ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve kuvvetiniz yok olup gider. Sabredîn; şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal: 46)

 

Allah Azze ve Celle hezimete uğramanın sebebi olarak çekişmeyi haber vermektedir. Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle hükmettiğimiz zaman çekişme olmayacaktır. Çünkü insanlar kendi görüşleri üzerinde taassub sahibi olduklarından veya delile bakmaksızın başkalarını taklid ettikleri zaman çekişme meydana gelmektedir. Bundan dolayı sahabe (Allah onlardan razı olsun) onlara baktığımızda bütün meselelerde onlar, yine kendi içlerinden olan başka birini taklid etmiyorlardı, îşte onlardan; Ebu Bekir ve Ömer -Allah ondan razı olsun-'a bunun gibi dört  imam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) ve başkaları kendi görüşlerinde taassub göstermeyip, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in hadisine kendi görüşlerini terkediyorlardı ve delillerini bilmeksizin başkalarınin da kendilerini taklid etmelerini men ediyorlardı. Gerçek olan bir şey varki, onlar insanların en hayırlılarıydılar. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in dediği gibi “insanların en hayırlısı benim zamanımda yaşayanlar (sahabe) ve sonrakiler (tabiin) ve ondan sonra gelenler (tebe-i tabiin)'dir” demiştir. (Buhari, Müslim, Fadaili's-Sahabe; 7/211, Buhari, Şehadet 5/190, Tirmizi, Fiten: 2222)

 

Allah ve Rasulü hüküm verdiği zaman kendilerinden ne bir söz söylüyor ne de bir amelde kesinlikle bulunmuyor­lardı. Onun sünnetine azı dişleriyle sımsıkı bağlanıyorlardı. Allah Rasülü'nün vasiyet ettiği gibi: “.... O halde sizler benim sünnetimle hidayete ermiş Raşit ve yol gösterici halifelerin sünnetinden ayrılmayınız. Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle tutun, (dinde) sonradan uydurulmuş işlerden sakının. Çünkü dinde sonradan uydurulan her şey bid'attır, her bid'at sapıklıktır.” (Ebu Davud, Sünnet; 4607, Tirmizi, İlim: 16, İbnu-i Mace, Mukaddime; 6, 1/15-17. Şeyh el-Bani, Zilalü'l-Cenneti fî Tahrici's-Sünne'de 1/17-19, hadis sahihdir. Ahmed b. Hanbel Müsned, 4/126-127. Beyhaki, Medhal: 135, Hakim, Müstedrek, 1/95-96)

 

Şüphesiz; sünnet üzere olmayan bütün amellerin bid'at olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle ameli uygulamak büyük bir imam tarafından söylenmiş olsa bile caiz değildir. Bu konuda “O hakkı ararken hataya düşer, ictihad ettiğinde yetersiz kalırsa hatasından dolayı sorulmaz, ceza görmez, ecir alır. Bu ecir ictihadından dolayıdır. Hatası da affedilmiştir.” Kendilerine nass ulaşmadığından gerek selef, gerekse halef alimlerinden çoğu içtihad etmişler, zayıf hadisi sahih; ayeti değişik manada yorumladığından ya da kuvvetli bulduğu görüşten dolayı bir takım söz ve davranışlarında farkında olmadan bid'ate düşmüşlerdir. Kendilerine ulaşmayan deliller (nasslar konusunda), Rabbinden gücü yettiğince korkarsa; “Ey Rabbimiz! Unutmuş veya hata etmişsek bizi sorumlu tutma” (Bakara: 286) ayeti onda tahakkuk eder. “Allah Teala (bu duaya mukabil olarak); “Sorumlu tutmadım” buyurmaktadır. Bu hadis sahihdir.  Allah Rasulü'nün sahabesi hiç bir zaman taassub yapmıyordu.

 

Allah Teala şöyle buyuruyor:

 

“(Ey Müslümanlar!) Peygamberi kendi aranızda çağırmayı, birbirinizi çağırmakla bir tutmaym. Allah, içinizden birbiri arkasına gizlice sıvaşanları elbette bilmektedir. Bu itibarla, Allah'ın emrine muhalefet edenler, başlarina bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

“Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasülü'nün önüne geçmeyin (onlardan önce bir şey hakkında hüküm vermeyin) Allah'dan korkun şüphesiz Allah işiten ve bilendir.” (Hucurat: l) Bir başka ayetinde;

 

“Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine davet olunan mü'minlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte kurtuluşa erenlerde bunlardır.” “Kim Allah'a, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’ine itaat eder ve ondan korkar, sakınırsa işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Nur: 51-52)

 

Bundan dolayı selef-i salihin (Allah onlardan razı olsun) Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine sımsıkı sarılarak sünnete muhalif bütün sözleri reddediyorlardı.

 

İMAMLARIN SÖZLERÎ

 

Muhakkak ki dört imam ve başka hidayet imamları, Allah onlardan razı olsun hadis ne zaman sahih olursa hadisle amel edilmesinin mahiyetinin açıklamışlardır. Buna da kendi sözleri açıklık getirmektedir. Çünkü onlar hiçbir zaman hadise muhalefet etmemişlerdi; aynı zaman taklidden de kaçıyorlardı. İşte müctehid imamların, sünnete uymakla sünnetle çelişen görüşlerini terketmekle ilgili görüşleri:

 

İmam Ebu Hanife -Allah ondan razı olsun-: Allah ona rahmet etsin, o şöyle diyor: “Hadis sahih olduğu zaman benim mezhebim (görüşüm) odur.” (İmam İbnu Abidin'in el-Hasiye c.l, sh. 63 ile Resmu'l-Müfti, Mecmuati Resaili İbnu Abidin, c.l, sh.4. Şeyh Salih el-Fullani'nin “îkazu'l-Himem'de sh.63 ve İbnu Abidin'in İbnu'ş-Şahne'ye ait”Şerhu'l-Hidaye'den naklettiğine göre şöyle deniliyor:Hadis sahih olduğu zaman mezhebin görüşü'ile çelişse de onunla amel edilebilir.”Ve kişinin mezhebi hadisin hükmü olur. Hadisle amel etmek mezheb taklidcisi kişiyi Şafı veya Hanefi olmaktan çıkarmaz, imamın bu sözü İbnu Abdi'l-Berr, Ebu Hanife ve diğer imamlardan rivayet etmektedir. Şeyh muhaddis Muhammed Nasuruddin el-Bani ise şöyle diyor: Bu söz imamların ilim ve takvadaki olgunluklarındandır. Öyleki bu alimler sünnetin tamamını bilmediklerine işaret etmişlerdir. Bazen onlardan kendilerine ulaşmamış bir sünnete ters görüş çıkmakta ve bu durumda meseleyi öğrenince bize sünnete uymamızı emretmişlerdir. (Hadislerle Namaz Kitabı sh. 20)

 

“Hadis sahihse benim mezhebim odur.” (Allah onlardan razı olsun) Sözü bazı yerlerde sünnetin yorumu manasında alınmaktadır.

 

“Nereden aldığımızı bilmedikçe, hiç kimseye bizim görüşümüz ile amel etmesi helal olmaz.” (İbnu Abdi'1-Berr el-İntika fi Fezaili Selaseti'l-Eimmeti'l-Fukaha sh. 145)

 

Başka bir rivayette şöyle demiştir: “Dayandığım delili bilmeden benim görüşüm ile fetva vermek haramdır. Bir rivayette de şu fazlalık vardır. Biz birer insanız, bugün bir söz söyleriz yarın ise ondan vazgeçeriz.”

 

Başka bir güzel sözünde şöyle der: “İçlerinde hadisle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar kurtuluş içerisindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa bozulurlar. Allah'ın diniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız. SÜNNETE tabi olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır. (Mizanü'l-Kübra eş-Şerani 1/51)

 

İmam Ebu Hanife'nın -Allah ondan razı olsun- buna benzer sözleri daha vardır. Diğer taraftan İmam Malik -Allah ondan razı olsun-  Muvatta isimli kitabını insanların taşımasını men etmiştir.

 

Imam Malik -Allah ondan razı olsun- bir sözünde de şöyle demiştir: “Ben bir beşerim. Doğruyu da bulurum, hata da ederim. Sizler benim görüşlerime bakın. Allah'ın kitabı, Rasulü'nün sünnetine uyanı alın, uymayanı bırakın.”

 

Başka bir sözünde ise; “ Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in dışında bazı insanların sözleri alınır da terkedilir de demiştir.”

 

İmam Şafiî'ye gelince; muhakkak ki onun davetinin çoğu sünnete tabi olmaktı.

 

“ Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sünneti kendisine gizli kalmamış ve ulaşmamış kimse yoktur. (Yani herkese  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in her sünneti ulaşmamış olabilir). Ben bazen bir söz söylemiş bir prensib tesbit etmişimdir de o konuda benim görüşüm hilafına  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen bir hadis bulunmuştur. Bu durumlarda benim görüşüm  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in görüşüdür.” (Ibnu Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/ 363-364)

 

“Bir kimse için,  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen bir sünnetin açıkça belirlenmesi halinde, onu bir başkasının sözünden ötürü terk etmenin helal olmadığı hususunda müslümanlar ittifak halindedirler.” (Ibnu Asakir, Tarihu Dımaşk (15/1/3). el-îkaz sh. 100. I'larnu'l-Muvaklıın: 2/ 363-364)

 

“Bana Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih bir hadis rivayet edildiği halde, onunla amel etmezsem, aklımın gitmiş olduğuna sizi şahid tutuyorum.” Bir başka sözünde: “Benim söylediğim bir söz Allah'ın Rasulü'nden gelen bir hadise aykırı olursa, sözümü duvara çarpın” demiştir. (Harevi, Zemmü'l-Kelam 3/41/1. Hatib Bağdadî, (el-İhticac Bi'ş-Şafii (812). İbnu Asakir 15/9/10. Nevevi; el-Mecmu 1/163)

 

“Hakkında görüş beyan ettiğim herhangi bir meselede hadis alimleri tarafından benim görüşlerime aykırı bir hadis rivayet edilirse, ben sağlığımda ölümümden sonra da görüşümden cayarım.” (Ebu Nuaym 9/107; Herevi 47/1. İ'lamu'l-Muvakkun c.2, sh. 63. Fullani; sh. 104)

 

“Herhangi bir konuda söz vermişsem ve  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den buna aykırı sahih bir haber gelmişse  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi daha doğrudur. Beni taklit etmeyiniz.” (İbnu Ebi Hatim, Ebu Nuaym İbnu Asakir; 15/9/2)

 

İmam Şafiî'nin talebesi, İmam Müznî -Allah ona rahmet etsin- el-Um adlı kitabın muhtasarının başında şöyle diyor: “Ben bu kitabı Muhammed b. îdris eş-Şafiî ilminden ve onun sözlerinin manasından özetledim. Maksadım bu bil­gilerden faydalanmak isteyene durumu kolaylaştırmak, bununla beraber Şafi'yi ve başkalarını taklitten uzaklaştırmak olduğunu bildirmektir. Tevfik ve hidayet Allah Azze ve Celle'dadır. Kişi buna bakarak nefsini dini için istenilen yere koymalıdır.”

 

İmam Ahmed -Allah ondan razı olsun- bu konuda bazı sözlerinde şöyle diyor:

 

“Beni taklit etme, Malik'i, Şafiî'yi, Evzaî'yi ve Sevrî'yi de taklid etme. Sende onların aldığı kaynaklardan bilgi al.” (el-Fullani; 113, î'larnu'l-Muvakkıın, c.2, sh. 302)

 

“Bir rivayette şöyle demiştir: Dini konularda bunlardan, yani alimlerden herhangi birini taklid etme,  Peygamber ve onun ashabından ne gelmişse onu al. Ashabtan sonra tabiun nesli gelir ki, bir alim bunların görüşünü alıp alma­makta serbesttir.” (Ebu Davud, Mesailu'l-Imam Ahmed, sh. 276,277)

“Evzaî'nin Malik'in Ebu Hanîfe'nin sözlerinin hepsi şahsi bir görüşten ibaret oluyor, bence hepsi eşittir. Delil ancak hadislerdir.” (İbnu Abdi'1-Berr, el-Cami, c.2, sh. 149)

 

“Kim  Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederse o helakin eşiğindedir.” (İbnu'l-Cevzi, sh. 182)

 

İşte bunlar, imamların sünnete sarılmayı emreden ve araştırma yapmadan mesnetsiz olarak başkalarının kendilerini taklit etmesini yasaklayan sözlerdir. Mezheb taassubu ilk iki asırda yayılmamıştır. Ancak üçüncü asrın başlarından sonra yayılmaya başlamıştır. Çünkü üçüncü asrın başında İslam ümmetin büyük fetihlere mazhar olduğu hiçbir kimse için gizli kalmaz. Bundan dolayı İmamı Malik -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor: “Bu ümmetin sonu ancak baştakilerin düzeldiği bir inançla düzelir.”

 

Bu ümmetin evvelkileri taklitçilik, bid'atlerle ve heva hevese uymakla düzelmemiştir. Muhakkak ki hüccette (delile) ittiba ile düzelmiştir. Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır:

 

“Deki; işte benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. (Kör bir saplantı içinde değiliz) Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim.” (Yusuf: 108)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle . buyuruyor: “Şüphesiz ki siz sizden öncekilerin yolunu karış karış, kulaç kulaç takib edeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girseler siz de onların ardından gireceksiniz. “Sahabiler; “Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar yahudi ve hıristiyanlar mıdır? dediler. Peygamberimizde şöyle buyurdu: Başka kim olacak. Buhari; Enbiya: 50, İğtisam 14, Müslim; ilim 6, İbnu Mace; Fiten 17, İmam Ahmed, c.2, sh. 327, 450

 

Bu taklidin sonucu olarak ümmet grup ve hiziplere ayrıldı. Yine bu taklitçiliğin eseri olarak bid'atler yayıldı, sünnetin izleri gizlendi. Akli hareket öldürülürek fikrî heyecan durduruldu. Ümmetin şahsiyetini zayıflatacak biçimde ilmî bağımsızlık kayboldu. Böylece ümmete, kurtarıcı bir hayatı kaybettirerek gelişmesini ve ayağa kalkmasını engellediler. Yabancılar, bununla bir gedik bularak islam'ın özüne nüfuz etmeye başladılar.


Düşün ey müslüman; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini azı dişleriyle sımsıkı sarılanlardan ol. Ve onun sünnetine muhalif olan söz ve ameli terket. Allah Teala şöyle buyuruyor: “Artık Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelib çatmasından sakınsınlar.” (Nur: 63)

 

Umarım  terceme  ettiğimiz  Muhammed bin İsmail Ebu Abdullah’ın  Sahihi  Buhari adlı  eseri  hayra vesile olur ve ümmetin  dirilişine  fayda verir.

Ey Rabb'imiz. Bize dünyâda da bir güzellik ver, âhirettede bir güzellik ver ve bizi o ateş azabından koru”(Bakara: 201).

“Ey Rabb 'imiz! Hesâb günü, ayağa kalkacağımız gün bana, ana ve babama ve bütün imân edenlere mağfireteyle” (İbrâhîm:41).


        velhamdulillahi rabbil alemin

 

TERCEMEDE TAKİP ETTİĞİM METOD

 

Sahih-i Buhari’yi terceme ederken Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve selemin muradına en yakın manayı yakalayabilmek amacıyla Sahih-i Buhari’nin meşhur ve âlimler katında muteber olan İbnu Hacer el-Askalâni’nin Fethul-Bari adlı eserinden büyük ölçüde faydalandım.

Elimdeki Fethul-Bari nüshası ise Şeyh İbnu Baz’ın –Allah ona rahmet etsin- Bûlâg, Ensari ve Selefi baskılarından yaptığı çok kıymetli bir çalışmayla ortaya çıkmıştır.

Sahih-i Buhari içerisindeki kitapların, babların ve hadislerin rakamlandırılması ise Muhammed Fuad Abdulbaki –Allah ona rahmet etsin- tarafından yapılmıştır.

Hadisin senedinde ise zincirin en sonundaki ravi zikredilmiş, geri kalanı ise terceme edilmemiştir. Ancak hadisin senedi, Arapça metninde olduğu gibi nakledilmiştir.

Hadisleri tercüme ederken Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve selemin muradının hâsıl olabilmesi için geniş ve açıklamalı tercemeye gidilmiş ve bu konuda Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellemin  o hadise yüklediği mana büyük bir titizlikle hadise lanse edilmiş ve bu konuda hadis ulemasının görüşlerine başvurulmuştur.

Sahih-i Buhari’yi Müslümanlar Kurân-ı Kerim’den sonra ikinci kaynak olarak kabul etmişlerdir. Muhammed Ümmeti bu kitabı kabul etmiş ve hadislerin tamamının sahih olduğu hükmünü vermişlerdir.

Sahih-i Buhari de gerçekten bu övgüyü hak etmiştir. Hadis ulemasının bu kitaba verdikleri önem, bunu anlayıp şerhetmedeki çaba ve gayretleri de bunu göstermektedir. Gerçekten özel olarak Sahih-i Buhari ve genel olarak hadis kitapları büyük çabalarla derlenip hadisler bir araya getirilmiştir. Öyle ki bir hadis için aylarca yol gidilmiş ve bunun için çok büyük çabalar harcanmıştır.

Böyle bir eseri arapçadan Türkçeye aktarmayı nasip ettiği için Allah’a hamdu senalar olsun. Rabbım ahiret azığı kılsın. Okuyan kişilere ise öğrenme, yaşama, hıfz etme ve anlatmayı nasip etsin. Amin.      
HARUN YILDIRIM
      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder